Brüksel Bize Niye Böyle Etti?

Aksilikler peşimizi bırakmıyordu.

Selam Ben Onur,

‘Brugge’a neden sadece bir gün ayırdık ya?’ diye düşünerek uyandığımız sabah, otobüsümüze atlayıp Belçika’nın başkenti Brüksel’e doğru yola çıktık. Avrupa turumuza neden Brüksel’i eklemiştik inanın hatırlamıyorum. Avrupa haritasını açıp bakınca çizdiğimiz rota göze hoş geliyor ancak neden bu rotada Brüksel var hala akıl sır erdiremiyorum.

Otobüs bizi merkez tren istasyonunda bıraktı. Brüksel’de konaklayacağımız bir yer olmadığı için çantalarımızı tren istasyonunda bulunan dolaplara bıraktık. Ufak bir tavsiye de vermiş olayım size. Çantalarınız devasa boyutlarda değilse tek bir dolabı kiralayarak tasarruf edebilirsiniz. Tabii daha önce bu tarz bir dolap kullanmadığımız için sistemi çözmemiz biraz sürdü. Kapağı kapatıp sistemden dolabın numarasını belirtip para atmamız gerekiyormuş. Tabii bunları hızlıca gerçekleştirmemiz bekleniyor, bir iki kere dolap zaman aşımına uğradı. O anki hallerimizi şu an büyük bir kahkahayla izleyeceğimi düşünüyorum.

Ne Göreceğiz ki Burada?

İnanın Brüksel hakkında bildiğim tek şey ünlü işeyen çocuk heykeli. Yani biliyorum diyorum da ne hikayesini biliyorum ne de anlamını. O yüzden Brüksel sokaklarında rastgele gezmeye karar verdik. Çok da doğru bir karar vermişiz çünkü yolumuzun düştüğü her sokakta gözümüz şahane yapılar sebebiyle bayram etti.

img_20181222_133401.jpg
İşeyen çocuk heykeli, namıdiğer Manneken Pis

Louvre’da eğer kalabalığı takip ederseniz Mona Lisa tablosuna çıkarsınız derler ki son derece doğrudur bu. Brüksel sokaklarında da kalabalığı takip ederseniz yolunuz Manneken Pis’e çıkar. Bunu yılın çeşitli günlerinde giydiriyorlarmış bir de. Bize anadan üryan hali nasip oldu. Ayrıca çok sevgili işeyen erkek çocuğu yetmezmiş gibi bir de kız çocuğu heykeli koymuşlar. Ne gerek vardı diyerek yolumuza devam ediyoruz. Sokaklar bizi koskocaman bir meydana çıkarıyor. Bu meydanın ismi Grote Markt’mış. Esasında çok da bir numarası olmayan bu meydan yılbaşının da etkisiyle harika ışıklarla süslenmiş, hatta akşam saatlerinde ışık gösterileri de oluyor burada. Brüksel hakkında aklında ne kaldı diye sorarlarsa direkt bu meydanı söylerim.

img_20181222_163651.jpg
Dedeyi iyi çizmişler.

Otobüs Rötar mı Yemiş?

Saatler ilerleyince yavaş yavaş tren istasyonuna doğru yürümeye başladık. Tren istasyonunun gece 2’den 4’e kadar kapalı olacak olması bizi ufaktan bir ürküttü. Üstüne üstlük Flixbus otobüsümüzün de 1,5 saat kadar rötar yediğini öğrendik. Mecbur çantalarımızı almak durumunda kaldık ki bir de ne görelim. Brugge’da kaldığımız binadan Meksikalı Angelo ile karşılaştık. Onun da otobüsü gece kalkacakmış, peki madem dedik aramıza kattık onu. Tabii geç saatlerde açık bir yerler var mı diye şöyle bir kontrol ettik, bir kebapçı bulduk. Mekâna girdiğimiz gibi Türkçe konuşmaya başladık, ufaktan bir keyif çöktü üstümüze. Afiyetle yemeğimizi yerken Angelo’ya da tattırdık dürümlerimizden. Valla beğendi mi beğenmedi mi hala çok emin değilim ama yüzünden tebessüm eksik olmuyor Meksikalı dostumuzun. Bu arada Angelo Amsterdam’da üniversite okuyan bir değişim öğrencisiymiş. O da Xmas tatilini fırsat bilip Avrupa turuna çıkmış bizim gibi. Pek doğal olarak da Amsterdam’da geçirdiği sınırlı sürede aşık olmuş şehre ki çok haklı kendisi.

img_20181223_000531.jpg
Otobüs saatini bekleyen yol arkadaşları…

Yemeğimizi yedikten sonra herkesi aldı bir merak: Acaba çay ikramı var mıydı buranın? Normalde Türkiye’de kebapçılar yemekten sonra çay ikramında bulunduğu için biz de böyle bir beklentiye girdik. Tam o sırada masayı toplayan garson arkadaş ‘Çay içer misiniz gençler?’ dedi bize. O an yüzümüzde beliren tebessümü hayatımda çok az yaşamışımdır diyebilirim. Tabii ki Angelo’ya da istedik çaydan. Ancak çayımızı da beğenmedi galiba. Gerçi çay ocağı çayı beğenilmez zaten, çocuğa hak veriyorum.

img_20181223_003107.jpg
Çağ tabağına dikkatinizi çekmek isterim.

Bu arada hava da buz gibi. O çaylar bizi öyle bir ısıttı ki ne biçim! İlk bardaklar bitti yenisi geldi, ardından bir bardak daha. Artık saat 3’e yaklaşıyordu. Biz de harika misafirperverliğin ardından arkamızdan kulağımızın çınlamasını istemediğimiz için kalktık oradan. El mahkûm; artık gidecek yerimiz kalmadığından düştük yine tren istasyonunun yoluna.

img_5661.jpg
Beyaz Saray gibi ama değil gibi de…

Bizim gibi otobüsünü bekleyen tek tük insanlar vardı orada ama nerede bekleyeceğimize karar veremedik. Brüksel tren istasyonu gece geç saatlerde çok tekin bir yer olmuyor, onu bir belirteyim. İstanbul’da mültecilere/evsizlere falan alışmıştı bu gözler ancak buna rağmen oradaki evsiz popülasyonuna şaştım kaldım. Kalabalık olmasaydık orada beklemeye cesaret edebilir miydik bilmiyorum. Bir yandan da hava aşırı soğuk tabii. Koltuk değneğiyle takılan Afrika kökenli bir evsiz vardı mesela orada. Sürekli bağırarak bir şeyler söylüyordu. Sanırım diğer evsizlerle kavga ediyordu kendi çapında. Sonra bir başka evsiz arkadaşlarımızdan birinin başına musallat oldu. Elindeki içkiden ikram ediyor, sohbet etmeye çalışıyordu. Aslında amacı sohbet etmek ve dost canlısı olmak gibiydi ama gecenin bir vaktinde bunu anlamak çok güç oluyor, bir de bulunduğumuz ortamı hesaba katarsak işler iyice farklı bir boyuta eviriliyor.

Angelo’nun otobüsü bizimkinden önce gelmişti, onu uğurlayıp yine bir başımıza kaldık. Geceyi evsizlerle geçirdiğimiz için tamamen zararsız olduklarını anladık. Kendi hallerinde şanssız insanlardı sadece. Tren istasyonunun açılmasıyla biraz da içeride bekledik otobüsümüzü. Otobüsümüzün geldiğini görünce ‘Uyku zamanı, hadi binelim!’ şeklinde nidalar çıktı gruptan. Amsterdam’a doğru giderken otobüste uyuklayarak yeni bir güne başlamış olduk. Amsterdam’da görüşmek üzere.

Brugge ve Birtakım Hatalar

Hatalarımızla beraber Brugge gezisindeyiz.

Selam Ben Onur,

Paris ile başlayan büyük Avrupa turuna Belçika’nın Brugge şehri ile devam ediyoruz. Paris’te kaldığımız evden erken saatlerde çıkarak otobüs durağına yürüyerek gitmeye karar verdik. Tabii sırtımızdaki eşek ölüsü çantalarla oldukça zor bir yürüyüş olacaktı ama sabahın 6’sında başka bir seçeneğimiz (gerçi yolun bir kısmını metro ile hallettik.) yoktu. Arkadaşlar yürüyüş boyunca of puf ederek memnuniyetsizliklerini bildiriyorlardı ama ben şehir yeni yeni uyanırken (hatta mışıl mışıl uyumaya devam ederken) şehrin sessizliğinde yol almaktan aşırı keyif aldığım için onları tabiri caizse pohpohlayarak yollarına devam etmelerini sağladım.

IMG_5567

Sanki Evimiz Brugge’da Değil?

Daha önce Paris yazısında bahsettiğim gibi yine ev kiralama gibi bir gaflete düştük. Daha doğrusu tamamen benim aşırı gereksiz ısrarlarım üzerine ev kiralamada uzlaşıldı. Brugge’un gezilecek yerlerinin bulunduğu alanda ev tutacak bir paramız olmadığı için Brugge’a nispeten yakın (bakın altını çiziyorum, nispeten.) Oostende’de bir ev bulduk. Otobüsün bıraktığı yer aslında oldukça harika, ancak sırtımızda güzelim çantalarımız ile gezmek istemedik, o çantaları koyabileceğimiz dolapları arama fikri de kimseden gelmedi. Önce trenle Oostende’ye kadar gittik ki bu bilet oldukça tuzluydu. Ayrıca Belçika aşırı gelişmiş bir ülke olduğu için biletlerimizi kontrol eden hiçbir noktadan geçmedik. Keşke kaçak bineymişim diyorum. Tabii harika aklımla evi o kadar uzak bir yerde bulmuşum ki tren yolculuğundan sonra bir de otobüse binmek gerekiyormuş. Neyse bindik otobüse geldik evimize. Evin konumu esasında güzel, ancak amacınız Brugge’a gitmek ise işler değişiyor tabii. Oostende harika bir sahil şeridine sahip. Gelgitin yoğun olduğu dönemlerde harika manzaralar yaratıyor burası ama dediğim gibi biz çok yanlış bir zamanda Oostende’ye düşmüşüz efendim.

IMG_5439
Güzelim Brugge sokakları

Evin çatı katındaki iki odadan birinde ben kaldım. Yatağımın üstündeki pencereden yağmur sesleri eşliğinde harika bir uyku çekerim hayallerini kurarken odadan çıkarken kapıyı kapatmış bulundum. O kapatış, o kapatış. Kapı kolu boşa çıkıyordu. Durumdan arkadaşlarımı haberdar ettim çünkü saat ilerlemişti ve gezmek için Brugge’a geçmemiz gerekiyordu. Bu sırada problemi çözmek için ev sahibi ile yazıştık ancak iletişimimiz biraz sorunluydu. Yazışmaları buraya bırakıyorum ki biraz eğlenin. Artık eğlenir misiniz yoksa kanser mi olursunuz orasını size bırakıyorum tabii.

oostende ev

Bu yazışmalar bir yere varmayınca binada oturan bir başka sakin Ibrahim’e ulaşmaya çalıştım ama o da dairesinde yoktu. Şöyle bir kapısını çalıp ses gelmeyince nedendir bilinmez kapı kolunu çevirip girdim içeri. Tanımadığınız birinin evine habersiz girmek son derece rahatsız edici bir eylemmiş, o an anladım. Oradan çıkıp eve dönerken bir başka kapıyı daha çaldım. Kapıyı Angelo adında bir Meksikalı açtı. Derdimi anlattım, o da çok sevgili ev sahibimiz hakkında benimle aynı düşünceleri paylaşınca anladık ki iletişimde sorunlu taraf biz değildik. Yukarıdan arkadaşlar kapıyı açtıklarını söyledi. Angelo ile o sırada ayrıldık ama yolumuz Belçika’nın bir başka şehrinde tekrar kesişecekti.

IMG_5449
Burg Meydanı

Ama Bizim Paramız Yok ki…

Saat öğleni çoktan geçmiş olsa dahi Brugge’un günün her anı güzel olması sayesinde gözümüz bayram etti efendim. Kaldırım taşları, şehri bölen kanallar, Orta Çağ temalı bir filmden fırlamış yapılar ve Noel süsleri… Bir rüyanın içinde adım atıyordum adeta. Fakat bu harikulade rüyayı baltalayacak bir durum söz konusuydu. Brugge’a gitmeden evvel o bölgenin hangi yiyecek/içecekleri meşhurdur diye ufak bir araştırma yapmıştım. Hatta en iyi çikolata nerede satılır, en iyi biralar hangi barda bulunur şeklinde birtakım bilgileri de not etmiştim. Fakat göz önünde bulunmadığım bir husus vardı: Paramız yoktu.

Evet paramız yoktu gerçekten. Avrupa’da Noel döneminde gezmek cüzdanımızı kurutmuştu. Daha önümüzde 2 hafta vardı ve yarı yolda sıfırı tüketmek istemediğimizden camlardan seyir eylemekle yetindik o güzel çikolataları. Buyurun siz de bakın biraz.

IMG_20181221_163602

IMG_20181221_163710
Peki 4€ tanesi mi yoksa o sıra komple mi?
IMG_20181221_163545
Sağ altta Belçika birası dolgulu çikolata var, başka bir şey demiyorum.

 

Brugge’un meydanından uzaklaşıp ara sokaklara daldığımızda beni büyüleyen bir diğer durumsa buranın yerli halkı oldu. Her ne kadar yanlış da olsa şöyle azıcık pencerelerinden içeri bakmış bulundum. Bu kadar büyülü bir şehirde yaşayan insanlar bayağı sen ben gibi düz insanlar. Böyle söyleyince komik oluyor ama ne bekliyordum bilmiyordum. Brugge’un sevgili sakinlerini kendi haline bırakıp Brüksel’e yol almak üzere hoşça kalın diyorum sizlere efendim.

 

Uzun yolculuğumuzun ilk durağı: Paris

Birtakım Paris tecrübeleri

Selam Ben Onur,

Ben burada size Paris güzellemeleri yapmayacağım, onu baştan belirteyim. İşin aslı Paris’in güzel bir tarafını göremedim pek. Hatta Paris’i öyle bir dönemde (bkz. Sarı Yelekliler Hareketi) ziyaret ettik ki şehir kendini yeni toparlamıştı. Hatta şehrin çeşitli caddelerinde dükkanların zarar gören camlarını görebiliyorduk.

Yolculuğumuza başlarken imdadımıza yine Ryanair yetişti tabii. Porto’dan Paris’e kısa bir uçuşla vardık ama indiğimiz yer pek Paris değildi sanki?

Meşhur Paris Beauvais Havaalanı

Paris’in ana havaalanı Beauvais değil tabii ki. Şehrin ana havaalanı merkeze 25 km uzaklıkta bulunan Paris-Charles de Gaulle. Biz tabii ki ana havaalanı yerine, merkeze 80 km uzaklıkta bulunan Beauvais’a uçtuk. Ne yapalım yani, Ryanair buna gidiyordu biz de buraya indik. İndik inmesine de kendimizi nerede bulduğumuza şaşırdık kaldık. Eskişehir kırsalı desen inanırlar yani o derece. Biletleri almadan önce araştırmıştık tabii havaalanını. Uçak biletlerini alırken şehre gitmenin tek yolunun (hiç abartmıyorum gerçekten tek yol, şahsi araç ile yolunuza devam edecekseniz başka tabii) shuttle olduğunu öğrendiğimiz için ona da biletimizi aldık. Shuttle için ödediğimiz euro’cuklar uçak biletinden fazlaydı maalesef. Sizin uçağa verecek biraz daha paranız varsa doğru dürüst bir yerde olan ana havaalanına bilet alabilirsiniz. Bir de Paris Orly ve Paris Vatry havaalanları var ki onları hiç anmayalım, tadımız daha fazla kaçmasın.

IMG_20181219_072905

Paris’te Şehir içi Ulaşım

Hazır ulaşımdan konu açılmışken tek ihtiyacınız olan şeyden bahsedelim: 10’lu bilet!

15 euro’ya (19 Aralık 2018 itibarıyla ücret bu şekildeydi en azından) alabileceğiniz bu biletlerle metro, otobüs ve bazı RER tren hatlarını (1. bölge) dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Tabii metro birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi bölgelere ayrılıyor. Paris’in en dış bölgelerinden biri olan 3. bölgeyi bu bileti kullanarak gidemezsiniz. Tabii siz yine de elinizdeki bilet parçasına güvenin. Benim ziyaretimin zamanında bu şekildeydi. Otobüs için herhangi bir mesafe kısıtlaması yok, dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Ancak dikkat etmeniz gereken bir iki ufak nokta var ki halihazırda Avrupa’da toplu taşıma kullandıysanız bunları biliyorsunuzdur zaten. Biletlerinizi yolculuk boyunca üzerinizde bulundurmanız gerekiyor. Biletinizi kontrol etmek isteyen görevliler olabilir. Bu kontrolden geçemezseniz (yanlış bilet, kaçak yolculuk) güzel bir ceza ödeyeceksiniz. Zaten metroda turnikeleri biletsiz geçebileceğinizi çok sanmıyorum.

Paris Metrosu

Hazır metro demişken biraz ayrıntıya girmek istiyorum çünkü aman Allah’ım o ne güzel metro ağıdır ya. Paris’te 16 metro hattı bulunuyor. İstasyonlar o kadar güzel planlanmış ki anlatamam. Neredeyse bütün duraklar bir diğer metroya bağlı. Uzun süre gün yüzü görmeden şehrin bir ucundan diğerine gitmek mümkün. Ayrıca bazı metro istasyonlarından trene aktarma yapmak da mümkün. Daha önce bahsettiğim o biletlerle bu aktarmalar sayesinde yalnızca bir bilet kullanarak uzun bir seyahat gerçekleştirebilirsiniz. Avrupa’da birkaç şehirde metro kullandım ama Paris’teki kadar işlevsel olanını görmedim. Ayrıca sağda solda Paris metrosunu son derece kötü bir koku ve rutubet esir almış diye duymuştum ancak o kadar abartılacak bir durum yok. Benzer durum İstanbul metrosunda da var ne yani 🙂

metro
Paris metrosunun ufak bir kısmı

Demirden Kule

Shuttle ile şehre yaklaşırken Eiffel’i uzaktan görmek iç ısıtan bir durum gerçekten. Gerçi o, otobüste ayağıma sıcak hava üfleyen ısıtma sistemi de olabilir, tam karar veremedim şimdi. Shuttle sizi Gare du Nord’da indiriyor. Üzerimizde tatlı bir yorgunluk olduğu için yakınlarda bulunan bir alışveriş merkezine girip bir soluklanmak istedik. İlginç bir şekilde Avrupa turumuzda kendine sağlam bir yer bulan Starbucks’ı aradı gözlerimiz. 7 kişi geziyoruz ancak herkes kahve almıyordu tabii. Hele grupta bir arkadaş vardı kahve içmeyi sevmeyen, kendisine çok anlam veremedim. Kahve sevmeyen insan mı varmış ya? Neyse, kısaca bu gruptan birisi kahve alıp yarım düzine insanın telefonlarını şarj etmesini, dinlenmesini; bırak dinlenmeyi uyumasını bile sağlıyordu. Ben öyle sabahlar bilirim ki 06.30’da açılan Starbucks sayesinde uykumuzu aldığımız günler olmuştur.

IMG_20181220_143524
Louvre

Kendimizi toparladıktan sonra konaklayacağımız eve yürüdük. Burada yaptığımız bir hatadan bahsetmek lazım. Tam olarak hata değil tabii ama yine de değinmeden geçmeyeyim. Kalabalık olduğumuz için hostel yerine ev kiralayıp konaklama işini ucuza getirmeyi amaçlamıştım ancak aynı paraya denk geliyor aşağı yukarı. Tabii ki ev fikri oldukça hoş ancak evin konumu, banyo paylaşım durumu gibi şeyleri göz ardı etmemek lazım. 7 kişinin sırayla bir banyoda duş sırası beklemesi çok hoş bir durum değil tabii ama güldük eğlendik, orası ayrı.

IMG_20181219_143948
Hücre evi değil, Paris’teki evimiz…

Portekiz’deyken bir arkadaş ‘Paris’e gidin, demir kuleyi falan görürsünüz.’ demişti. İlk önce bir afallamıştım ama Paris’teyken ilk durağımız olan Eiffel Kulesi’ni yakından gördükten sonra ne kadar haklı olduğunu anladım. Mimari açıdan başarılı bir yapı olabilir ama hiçbir büyüsü yok yahu. Gerçekten demirden bir kule. Gerçi beklenti ne olmalı onu da bilmiyorum. Daha önce de dediğim gibi şehrin birçok yerinden Eiffel’i görmek hoş bir olay. Örneğin sabah balkona çıkıp Eiffel ile güne başlama fikri çok klişe ve itici gelebilir ama güzel olurdu. Ha bir de güneş battıktan sonra ışıklarla süslenen Eiffel’in hakkını vermek lazım bak, o epey bir gösterişli duruyor.

IMG_20181220_205537
Demir Kule (ışıklıyken)

 

Montmartre Tepesi

Ne yalan söyleyeyim Paris için gezi planı yapmamıştım. Şuraya gideriz, bak burada şu varmış, aman onu yemeden dönmeyelim gibi heyecanlara kapılmadım. İşte Eiffel’i görürüz, Louvre’a bakarız bir de Notre Dame’ın önünden geçtik mi tamamdır diye düşünmüştüm. Bir de işte onca yürüyüşten sonra harap ve bitap hale geldiğimiz ve yorgunluğumuzu Starbucks’ta attığımız o kısa vakitlerde (kısa dediğime bakmayın, uyuyorduk resmen) şehir hakkında ne öğrensek kar diye düşündük. Gezerken de karar verebilirdik nereye gideceğimizi değil mi? İşte bir arkadaştan gelen Montmartre önerisini de geri çeviremezdik ki Paris’te en çok burayı gezerken keyif aldım.

IMG_5232
Montmartre Sokakları

Efendim burası Paris’in kuzeyinde bulunan ve geçmişten bugüne sanatçıların yaşamak için seçtiği; şehrin geri kalanının normal hayatından biraz daha aykırı bir yaşama sahip diyebileceğimiz bir yerleşim bölgesi. Sanatçıların burada ikamet etmeye devam etmesi dışındaki söylediklerim artık geçerli değil zira bahsettiğim dönem Paris’in aşırı muhafazakâr olduğu dönemler. Tabii şehir merkezinden uzak olduğu için görece daha ucuz olduğu için sanatçıların tercih ettiği bir bölge olmuş. Bu sebepledir ki kendine özgü harika bir havası var buranın.

Metrodan inip yürümeye başladığınızda gözünüze çarpan kubbeli yapıya doğru gitmemek işten bile değil. Bu görkemli yapının adı Sacré-cœur Bazilikası. Diğer Hristiyan ibadethanelerinden biraz farklı olan mimarisi ile bir camiyi andıran bu bazilika ile ilgili yeterli tarihi bilgiye sahip olmamakla birlikte, buraya gelirken yaşadığım bir anıyı sizlerle paylaşmak isterim efendim. Paris’e geldiğinizde sokaklarda hediyelik eşya satan bir sürü zenci (evet zenci ırkçı bir kelime değil) ile karşılaşacaksınız. Aslında çoğu kendi halinde ekmeğinin peşinde ancak bazıları var ki aman aman… Sacré-cœur’a doğru merdivenleri çıkarken turistleri karşılayan bir grup zenci ile karşılaştık. Ben biraz geriden yürüyordum o yüzden olaya sonradan müdahil oldum. Buradaki zenci arkadaşlar önce güzelce sizi selamlıyor, halinizi hatırınızı soruyor. Ne kadar da güzel öyle değil mi? Maalesef değil.

IMG_5216
Sacré-cœur Bazilikası

Onlar hakkında olumlu düşüncelere kapıldığınız andan sonra plastik bir bileklik tutuşturuyorlar size. Hem de öyle ustaca ve hızlı yapıyorlar bu işlemi ki ne olduğunu anlamıyorsunuz bile. Hediyem olsun gibi bir şeyler dedikten sonra bu hediyenin ardından bir şeyler isteneceğini anlıyorsunuz o bakışlardan. ‘Yok istemiyorum çıkarır mısın?’ dedikten sonra sohbetin tonu bir anda değişti, ‘I respect you, you have to respect me!’ tarzında aşırı gerilim yaratan bir cevap alıyorsunuz. Şöyle önüme bir bakış atıp gözüm arkadaşlarımı arıyor. Grubun çoğu bunu atlatmış ancak bir arkadaşımız hariç: Burak. Zencilerin bu tutumundan hızlıca kurtulmak için para vermeyi düşünmüş olacak ki cüzdanına davrandı ama uzattığı 20 euro’nun bozularak üstünün geri kalanına kavuşacağını zannederken maalesef olaylar öyle gelişmedi. Uzun uğraşlar sonucu bileğimdeki şeyi çözdürüp para vermeden aralarından sıyrılıp Burak’a arka çıkmak için yanına gittim. Aralarındaki tartışmanın içeriğini bilmiyordum tabii, ‘Gel gel!’ diye çağırdım onu yanıma. Ancak paranın yalnızca 10 euro’sunu geri alıp yanıma geldi. Ben tabii para verdiğini bilmiyordum, bir kötü oldum. Tartışmayı biraz daha uzatıp paranın geri kalanını da alabilirim diye düşünüyordu ama pek de öyle görünmüyordu. Bir çeşit gaspa uğramıştık ama tam da gasp değil gibiydi. Suratlar hafiften düştü, yola devam edildi.

IMG_20181220_165243
Notre Dame Katedrali (yangından önce)

Tepenin Ressamları

Yaşadığımız bu tatsız durumdan sonra keyiflerin yerine gelmesi kolay görünmüyordu doğal olarak. Ancak değerli vaktimizi somurtarak geçirmenin israf olacağı kanaatinde hemfikir olduktan sonra Place du Tertre Meydanı’na doğru yola koyulduk. Etrafını güzelim binaların çevrelediği meydanın ortasında tuvalleri ile bekleyen ressamlar ve karikatüristler vardı burada. Tabii epey bir eser de satılmayı bekliyordu ressamların önünde. Etraftaki kafe ve restoranlar çok güzel görünüyordu ama cebimizdeki paranın buralarda oturmaya müsaade etmeyeceği gerçeği hafiften yürek burkan cinstendi.

IMG_5229
Place du Tertre Meydanı

Bu sırada ressamlardan biri yanımıza gelip sohbet başlattı ve konuşmayı ‘Harika bir çiftsiniz, sizi çizmeme ne dersiniz?’ gibi bir yere bağladı. Ressam çift olmadığımızı öğrendikten sonra ben ‘Neden hanımefendiyi tek çizmiyorsunuz, çok güzel.’ gibi bir teklifle ressamı arkadaşa musallat etme girişiminde bulunup biraz eğlendim. Montmartre Tepesi neden Caddebostan sahildeki para isteyen çingenelerle dolu çok anlam veremedik tabii.

Biraz uzunca bir yazı olmuş bu sefer, size Paris’ten fotoğraflarla veda ediyorum. Görüşmek üzere.

IMG_20181220_112254
Montmartre’nin güzel hediyelik eşyaları
IMG_20181220_122815
Louvre’un içinden

IMG_20181219_165139IMG_20181219_165417

Gelmişken Gezsek mi?

Geziye çıkmadan önce…

Selam Ben Onur,

Erasmus programı ile Portekiz’e gelmemin en önemli sebeplerinden biri Avrupa’yı rahatça gezebilmekti. Bolca boş zamanı bulunan bir üniversitesi öğrencisi olarak elime böyle bir vize geçmişken (hem de devlet ben gezeyim diye hibe veriyor, inanılmaz!) bunu değerlendirmemek, Erasmus’a başvurup da gitmeye hak kazanamayan çok sevgili genç talebelerin hakkını yemek demek olacaktı. Tabii ben de ne yaptım, ecnebi dostlarımızın Noel tatilini fırsat bilerek yaklaşık 3 haftalık hızlandırılmış bir Avrupa turuna çıktım.

Gezi planı kafamda ufak ufak şekillenmeye başlarken Portekiz’de tanıştığım çok sevgili arkadaşlarıma -üslubum biraz samimiyetsiz mi oldu ne?- geziden yavaş yavaş bahsederek ‘beraber çıkalım ya…’ fikrini aşılıyordum. Tabii ki böyle bir tecrübeyi yalnız başına yaşamak da apayrı bir tat bırakacaktır ama nedense böyle uzun bir yola yalnız başıma çıkmak çok sıcak gelmiyordu.

Burada bir iki ufak tavsiye vereyim hazır sırası gelmişken.

Erasmus_Student_Network_(logo)

Şimdi efendim belki biliyorsunuzdur, Erasmus Student Network diye bir oluşum var. 1989 yılında Hollanda’nın Utrecht şehrinde kurulan bu organizasyonun amacı değişim programlarına katılan öğrencilere her konuda yol göstermek, destek olmak ve sosyal açıdan yeni çevrelerine uyum sağlamaları için çeşitli etkinlikler düzenlemek, kısaca öğrencilerin gönüllü olarak öğrencilere yardım etmesine dayanan bir oluşum.

Her neyse, konudan çok uzaklaşmayalım. Eğer gittiğiniz okulda ESN ofisi varsa ilk işiniz ESN kart almak olsun. Epey bir yerde indirim sağlıyor kendileri.

Ryanair.svg

Ryanair biletlerini 28 gün önceden alırsanız %15 indirim yapıp üstüne 20 kg’lık bagaj hakkı veriyor (8 uçuşa kadar). Bu bagaj hakkı bize adeta ilaç gibi gelmişti çünkü takdir edersiniz ki 3 haftalık bir gezi için ufak bir sırt çantası yeterli olmayacak. Ben Decathlon’da satılan 50 litrelik şu meşhur çantalardan almıştım. Bu çantayı kabine almak istiyorsanız para vermek durumunda kalıyorsunuz, biz de check-in hakkımızı kullanarak aşağı vermiştik.

 

flixbus_logoicon_rgb

Çok işimize gelen bir diğer ESN kartı faydası da Flixbus indirimleriydi. %10-20 indirim kuponları sayesinde az da olsa tasarruf ettik, en azından ettiğimizi düşündük, çünkü çok sevgili Flixbus firması biletlerin fiyatlarını öyle bir belirliyor ki bir gün 10 Euro olan bilet ertesi gün bir bakmışsınız ki 20 Euro’ya kadar fırlamış. O kadar dengesiz bir fiyat politikası var ki aynı bilet 2 gün sonra tekrar eski fiyatı 10 Euro’ya dönebilir. O yüzden günü gününe biletleri takip etmekte fayda var.

Biz gezimizi planlarken bu iki indirimden faydalandık ancak ESN kartın diğer indirimlerine göz atmak isterseniz sizi şöyle alalım.

Avrupa’nın en batısında olduğumuzdan dolayı bu geziye nereden başlayacağımıza oldukça zor karar verdik. Daha öncesinde ufak bir Barcelona gezisi yapmış olduğumuz için İspanya’yı pas geçerek Paris ile başlayalım dedik. Dedik bunu demesine de rotamızı çıkarana kadar kaç kere bir araya gelip kafa patlattık, bunu gözünüzde canlandırabilmeniz için size üzerinde oldukça uzun çalışılmış birkaç plan bırakmak isterim.

Sonraki blog yazılarımda uğradığım duraklarda yaşadığım ilginç anları paylaşacağım. Hoşçakalın!

IMG_20181021_010842

Portekiz Pastaneleri

Portekiz tatlıları ve kahvaltı kültürü

Selam Ben Onur,

Seyahate çıkmadan evvel gidilecek yer ile ilgili türlü türlü araştırmalara girişilir. İşin güzel tarafı bunları araştırıp planlamak oldukça keyifli bir iştir. Nereleri görmeli, nerede konaklanmalı, şehir içi ulaşım imkanları nedir gibi bir dünya soru gelir aklınıza. Bu soruların belki de en güzeli ‘Ne Yemeli?’dir. Ama bu soruya cevap ararken (tabii yeteri kadar zamanınız varsa) tridadvisor gibi uygulamalar kullanmak yerine şehir merkezinden uzak mekanlarda şansınızı denemeniz çok daha isabetli olacaktır. Ben de adeta bir yerli gibi sabah erken saatlerde kahvaltı edebilmek için herhangi bir pastanenin yolunu tuttum.

Öncelikle şunu belirtmem lazım ki Portekiz insanı tatlıya bayılıyor. Pastanedeki ürünlerin neredeyse tamamı şeker-yumurta ikilisinin farklı varyasyonlarından oluşuyor. Tabii ki tatlılarda bu ikisi vazgeçilmez malzemeler ama çok sevgili Portekiz insanı işi biraz farklı boyuta taşımış.

Adsız
Çeşitli yaş pastalar

Neyse, ne diyorduk: Pastane!

Pastanenin konumu tabii ki oldukça etkili bir faktör ama merkezden bu kadar uzak bir yerin tıklım tıklım olmasını beklemiyordum. Havanın da yağmurlu olması nedeniyle dışarıdaki masaları boş bırakmak zorunda kalanlar içeriyi güzelce doldurmuş. Yine de güzel bir yer bulup oturmayı başardım. Ancak oturduğum gibi kalkmak durumunda kaldım çünkü nasıl sipariş vereceğimi bilmiyorum. Pastanedeki çalışanların da İngilizce bilmemeleri nedeniyle pastane ürünlerinin sergilendiği tezgâhın önünde uzun dakikalar geçirdim. O kadar güzel görünüyorlar ki anlatamam, iyisi mi ben buraya bir yere fotoğrafını koyayım.

WhatsApp Image 2018-11-19 at 17.25.59(2)
Güzelim mi güzelim Portekiz tatlıları!

Çeviri kullanarak derdimi az çok anlattıktan sonra yerime geçtim. Siparişler gelene kadar pastanedekileri gözlemlemek bana çok ayrı bir keyif verdi. Tek başına oturup kahvesini yudumlarken bir yandan da gazetesinden gözünü ayıramayan José amcadan tutun da arkadaşlarıyla iki lafın belini kıran Joana teyzeyi görmek muhteşemdi. Tabii ben biraz görmemiş gibi sipariş verdiğim için bir tık beklemek durumunda kaldım ama beklediğime değdi doğrusu. Hali hazırda daha önceden bildiğim tatlardan da sipariş etmiştim ki kötü bir sürpriz ile karşılaşmam durumunda sevgili dostum Pastel de Nata yardımıma koşsun. Madem adı geçti Pastel de Nata’nın, biraz onu inceleyelim.

Pastel de Nata

Yumurta, şeker, süt ve unun muhteşem bir şekilde harmanlanmasıyla oluşan bu tatlıya Portekiz’in kuzeyinde Pastel de Nata denirken güneyinde Pastel de Belém deniyor. Dışarıdan bakıldığında bu ikisinin aynı tatlı olduğu düşünülse de tariflerinin bile farklı olduğunu öğrenmek beni epey şaşırtmıştı.

WhatsApp Image 2018-11-19 at 17.25.59
Pastel de Nata

İlk olarak Lizbon’da yapılan bu tatlının hikayesi de bir hayli ilginç. Rahibeler kıyafetleri kolalamak için yumurta beyazı kullanırlarmış, tabii bu işlemin ardından yumurta sarılarını değerlendirmek için çeşitli tatlılar ortaya çıkmış. Bu tatlılardan biri olan Pastel de Nata da Jerónimos Manastırındaki keşişler tarafından icat edilmiş. Keşişler bu tatlıyı satarak manastıra para toplamanın tatlı bir yolunu bulmuş olsa da 1834 yılında manastırın kapanmasına engel olamamış. Keşişler uzun süre sır gibi sakladıkları tarifi Portekizli bir iş adamı olan Domingos Rafael Alves’e satmak durumunda kalmışlar. Alves daha sonra Pastéis de Belém adıyla Lizbon’da güzel bir pastane açmıştır ki günümüzde de hala hizmet vermektedir burası.

Bu kadar tarih dersi yettiyse diğer tatlılara geçebiliriz.

Guardanapo

Guardanapo adını verdikleri tatlı, peçete anlamına geliyor. Kare şeklindeki yumuşacık kekin üzeri tıpkı Pastel de Nata’nın ortasını dolduran muhallebimsi tatlı ile kaplandıktan sonra peçete gibi ikiye katlanıp servis ediliyor. Kendisini epey bir beğendim.

WhatsApp Image 2018-11-19 at 17.25.59(1)
Guardanapo

Bola de Berlim

Bir sonraki tatlımızın adı Bola de Berlim. Bu tatlını anavatanı Portekiz olmasa da oldukça iyi sahiplenmişler bu tatlıyı. Portekiz’deki tüm pastanelerde kolayca bulabileceğiniz bu tatlı mayalanmış hamurun kızartılıp içine krema doldurulduktan sonra servise hazır hale gelir. Süsleme işi pastaneden pastaneye değişebilir ancak benimki çikolata sosu ile kaplanmıştı.

WhatsApp Image 2018-11-19 at 17.25.58
Bola de Berlim

Ovos Moles

En sona karışık duygular beslediğim Ovos Moles’i bıraktım. Yumuşak yumurtalar anlamına gelen bu tatlının çıkış noktası Portekiz’in Aveiro şehri, yani benim Erasmus’umu yaptığım şehir. Pirinçten yapılan bir kaplama içine şeker ve yumurta sarısının doldurulmasıyla oluşan bu tatlı genellikle deniz kabukları şekli verilerek satılır. Bir yediğimde sevdiğim bir yediğimdeyse nefret ettiğim bu tatlıya son kararı vermek size düşüyor sevgili okuyucular, denemeye değer.

ovos moles
Ovos Moles

Son olarak Portekiz’deki kahvaltı kültürüne de değinmek istiyorum. Portekizliler evlerinde kahvaltı yapmayı pek sevmiyorlar. Neredeyse her köşe başında bulunan pastanelerde tatlının yanına kahveyle kahvaltı öğününü geçirmeyi alışkanlık edinmişler. Artık tembellikten mi dersiniz yoksa kültürlerinin bir parçası mı dersiniz bilemiyorum ama ben Portekiz pastanelerini oldukça sevdim.

Rezalet Bir Hostel Deneyimi

Lisbon’dan Anılar ve Hostel Deneyimi

Selam Ben Onur,

Yaklaşık 3 aydır ortalarda yoktum, yazamadım. Türkiye’deki son hazırlıklar, Portekiz’deki koşturmalar derken bilgisayar başına geçip yazma fırsatı bulamadım. Bu kadar aradan sonra ne yazsam acaba diye düşünürken kronolojik olarak başımdan geçenleri anlatmak yerine, gerçekten anlatmaya değer bir şeyler seçmek doğru olacak sanırım. Sizi Lisbon’dan ufak anlar ve ilk hostel deneyimim ile baş başa bırakıyorum. Keyifli okumalar.

Bu Hafta Sonu Nereye Gitsek?

Hafta boyunca Aveiro’da kalıp derslere katıldıktan sonra eğer hafta sonunu da burada geçirmeye çalışırsanız biraz biraz delirmeye başlıyorsunuz. Yanlış anlamayın, Aveiro’yu gerçekten çok seviyorum. Hatta başka bir vakit Aveiro’yu anlatabilirim. Bu nedenle hafta sonları yakındaki şehirlerden başlayarak sırasıyla Porto ve Coimbra’yı gezdik. Bunlar günübirlik gezilerdi. Haliyle konaklama gibi dertleri düşünmemiz gerekmiyordu. Portekiz’e kadar gelmişken başkenti gezmeden olmazdı değil mi? Lisbon’a varmak için en ucuz seçenek tren olmasa da treni kullanmaya karar vermiştik. Ee tabii Lisbon oldukça büyük bir şehir olduğu için konaklamamız gerekiyordu. Bu şehir için kaç gün yeter diye kafa yorarken 2 gün konaklamayı uygun gördük. İyi kötü bir hostel bulduk, hem de şehir merkezine oldukça yakın, ucuz diyebileceğimiz bir ücrete, daha ne olsun?

WhatsApp Image 2018-10-25 at 23.07.58(1)
Lisbon, Portekiz

Lisbon’a vardığımızda check-in saatimize daha vakit vardı, şehre ilk ayak basmanın verdiği ufak heyecanları üzerimizden attıktan sonra bir pastanede (Portekiz’deki pastane kültürüne bir başka yazıda değineceğim) kahve içip bir şeyler atıştırmaya karar verdik. Bu arada sadece biz mi böyleyiz bilemiyorum ama bir pastaneye oturduğunuzda zaman o kadar çabuk akıyor ki hayret ediyorum. Yol yorgunluğunu üzerimizden atmanın iyi bir yöntemi gerçi, belki ondan olabilir.

WhatsApp Image 2018-10-25 at 23.07.57(1)
Kaşifler Anıtı, Lisbon

Pastanede Makyaj Yapmak

Pastane tuvaletini teker teker üzerimizi değiştirmek için kullandıktan sonra ‘’Güzel, artık kalkıyoruz galiba.’’ diye düşünürken bir baktım ki arkadaşlar makyaj malzemelerini çıkarmaya başlıyor. Bir süre daha burada vakit geçireceğimizi kavradıktan sonra oldukça güzel ve komik bir tabloyla karşılaştım. Fotoğrafı buraya koymak isterdim ancak hayal gücünüzü kullanarak o anı gözler önüne getirmeye çalışmak daha iyi olacak. Pastanenin üst katında köşe koltuklarda oturuyoruz. Bizden başka kimsecikler yok. Üst katta oturduğumuz kısmın arkasında boylu boyunca uzanan devasa bir ayna var. Öyle bir an geliyor ki çantalardan allıklar, maskaralar, göz kalemleri ve rujlar fırlıyor. Koltuklara ters oturulup ayna karşısında dizilmiş üç hanımefendi usulca makyajları üzerinde çalışıyor. Bu büyülü anı hatırlayarak kendilerine sevgilerimi gönderiyorum, iyi ki varlar.

makyaj-urunleri-2
Çeşitli makyaj ürünleri

Güzelce zamanı öldürdükten sonra Lisbon’un önemli tarihi mekanlarından biri olan Castelo de São Jorge’ye doğru yola koyuluyoruz. Lisbon’un en yüksek noktası üzerine kurulan bu kalenin surlarında gezerek şehrin manzarasını hafızasına kaydedebilirsiniz. Bu kadar süslü sözlerle anlattığımı bakmayın, giriş parasına değmedi bence. Gördük geçtik işte.

op_69454_castlesaintgeorgesmall
Castelo de São Jorge

Bu Hostelde Kalmayın!

Sıra geldi güzide hostelimize… Yeni yerleri gezip görmeye gittiğimizde konaklama büyük dert, evet. Biz de olabildiğince az para vererek düzgün bir yerde yatıp kalkmayı amaçlayarak Suave Lisboa Hostel’de yatakları ayırttık. İlk hostel deneyimi için oldukça yanlış bir yermiş oysa ki. 3 katlı ranzalarda yatmak zorunda kalmayı geçiyorum, onun üzerinde durmayacağım. Eşya dolapları yataklarla aynı odada değil mesela. Ne odalarda giyinmek mümkün ne de dolapların bulunduğu odada. Tuvalette giyineyim derken daracık yerde, temizliğinden şüphe ettiğimiz fayanslara değmemek için çeşitli akrobatik hareketler yaparken bulabilirsiniz kendinizi. Yataklarda tahta kurusu da varmış, benim yatağımda yoktu ama bir arkadaşın yatağı tamamen bunlarla kaplıymış. Zaten peşi sıra gelen hafta boyunca abartmıyorum tüm vücudu kırmızı beneklerle kaplıydı. Yine yatak odalarının havalandırması da oldukça kötüydü. Ufacık bir pencereden gelen havaya muhtaç kalmıştık ancak dışarıdan gelen sesler de uyumayı olanaksız kılıyordu.

suave kapı
Yolun sonundaki kapının ardındaki sevgili hostelimiz

Lafı açılmışken hostel’in bulunduğu mahalleden de bahsetmek lazım. Gece belli bir saatten sonra tek başınıza geçmek istemeyeceğiniz sokakların birinde bulunuyor bu hostel. Her bir köşede durmak bilmeyen uyuşturucu trafiği bir yana dursun, bir köşeye pusmuş usul usul esrarını sarmaya çalışan bağımlıları da görebilirsiniz burada. Ayrıca bar demeye bin şahit isteyen mekanların önünde kalabalık zenci grupları ile adeta çetelerin içine düşmüş gibi hissedebilirsiniz. Tabii tüm bunlara rağmen grup halinde geziyor ve hırsızlıklara karşı tetikte olursanız hiçbir şey olay yaşamadan buradan ayrılabilirsiniz.

WhatsApp Image 2018-10-25 at 23.07.57.jpeg
Haklı bir uyarı

Hosteli bu kadar gömdükten sonra tek güzel yanından bahsetmenin zamanı geldi artık. Oldukça ucuz bir konaklama seçeneği olduğu için gezginlerden çok göçmenlerin kaldığı bir yer burası. Fas’tan Portekiz’e iş bulmak için gelen Kerim vardı mesela. 3-4 tane dil öğrenmiş çalıştığı yerlerde. Fas’ta bir işi olmasına rağmen şansını Lisbon’da denemek istemiş. Sonradan haber aldım tabii, memleketine geri dönmüş. Bir de Brezilyalı dostumuz vardı tabii. İngilizce bilmiyordu ama çeviri yardımıyla anlaşıyorduk. Biz hostelin bahçesinde otururken bir arkadaşımız ile yukarıda karşılaşmış. Telefonunu kitlemiş yanlışlıkla, onu açtırmak için yardım istemiş. Bir şekilde sorunu çözmüşler, tabii bizim Brezilyalının kafası oldukça kıyak. Önce arkadaşa çeşitli iltifatlar yağdırmış. Daha sonra bahçeye geldiklerinde içtiği şarabı teşekkür olarak arkadaşa sundu. Bu güzel(!) hediyeyi geri çevirmek durumunda kaldı tabii arkadaşımız ama olsun, güzel anılar kaldı bize bu acayip hostelden.

Portekiz Vizesi ve Ankara Yolları

Selam Ben Onur,

Önceki yazımda Erasmus sınav süreci ve sonrasından bahsetmiştim. Sırada vize süreci var.
Portekiz vizesi için mecburen Ankara yollarına düşmeniz gerekiyor çünkü 90 günden fazla sürecek seyahatlerde İstanbul’daki yetkili Macaristan Konsolosluğu vize veremiyor. Portekiz Konsolosluğundan vize randevusu almak için internet sitelerinde bulunan mail adresine kısaca gidiş nedeninizi ve sürenizi açıklayan bir mail atıyorsunuz. Bu arada buradan randevu alma işini çok geciktirmemenizi öneririm, kabul mektubu geldiği an başvurabilirsiniz.

Portekiz Vizesi için Gerekli Evraklar

Randevunuzun kaydedildiğini belirten cevap mail’inde gerekli evrakları da göreceksiniz. Kısaca bu evrakları nasıl alabileceğinize dair ipucular vereyim:

1) Schengen başvuru formu – Mail’inizdeki kopyayı doldurmanız yeterli. Mail’de gerekli açıklama mevcut.
2) 2 adet vesikalık fotoğraf (35×45 mm)
3) Potekiz’den gelen kabul mektubu
4) Erasmus ofisinin size vereceği hibe yazısı – Hibe almıyor olsanız dahi ne amaçla gideceğinizi belirten bir yazı vereceklerdir.
5) Öğrenci belgesi
6) Hibe alacaksanız adınıza açılmış EURO hesabı – Bu hesapta en az bir aylık hibe miktarı olması gerekiyor.
7) Sponsor dilekçesi – Anne veya babanızın sizin için sponsor olması gerekiyor. Sizin oradaki masraflarınızı karşılayacaklarına dair bir dilekçe yazacaklar.
8) Nüfus kayıt örneği – Sponsorunuz ile birebir aile bağı olduğunu gösteren ayrıntılı nüfus kayıt örneği almanız gerekiyor. E-devlet üzerinden alabilirsiniz.
9) Sponsorun düzenli geliri olduğuna ait belge – Çalışıyor ise maaş bordrosu, emekliyse aylığının yattığına ait belge
10) Sponsorun güncel banka hesap dökümü – 3 aylık geriye dönük olması gerekiyor. Banka hesabında en az bir aylık maaşı kadar para olması ve hesabın düzenli giriş çıkışa sahip olması gerekiyor.
11) Sabıka kaydı – E-devlet üzerinden alabilirsiniz.
12) Pasaportunuzun ve nüfus cüzdanınızın fotokopileri – Pasaportunuzda vize varsa o sayfaların da fotokopisi gerekiyor.
13) Kalacak yeri gösterir belge – booking.com üzerinden bir hostel rezervasyonu yapmanız yeterli olacaktır, ben öyle yapmıştım.
14) Seyahat sigortası – Seyahat günlerinden önce başlayıp sonra biten, en az 30000 Euro teminatlı bir sigorta yaptırmanız gerekiyor.
15) Uçak rezervasyonu – Vizenin başlangıcını uçuş tarihine göre veriyorlar, ona göre hareket etmekte fayda var.

Burada sıraladığım belgelerin tamamının İngilizce olması gerekiyor. Türkçe aldığınız evrakları yeminli tercümanda çevirtmeniz gerekiyor. Belgelerin aslı ile beraber çevirilerini vize başvurusu sırasında sizden talep edecekler. O belgelere gözünüz gibi bakmanızı öneririm. Zaten bir ay gibi bir sürede bunlar için koşuşturacaksınız.
Burada belirttiğim belgelerin güncelliği 2018 Haziran-Temmuz dönemi için geçerli. Bu yazımı yıllar sonra okuyor olma ihtimalini de göz önünde bulundurarak konsolosluğun linkini aşağıya bırakacağım. Vize şartları ve belgeleri sürekli değişebilir. En sağlıklı bilgiyi konsolosluğun kendi sitesinden almanızı öneririm. Yine de sorunuz olursa yorum olarak sorabilirsiniz tabii ki. Seve seve yardımcı olmaya çalışırım.

Portekiz Büyükelçiliği

Bu Şekilde mi Başvuracaksınız?

Tüm bu evrak işlerini hallettikten sonra Ankara’ya gidip başvuru yapmak kaldı. Ankara’da bir aile dostunun evinde konakladım. İşin güzel tarafı ev Çankaya’da. Aşağı yukarı tüm konsolosluklar Çankaya’da toplanmış durumda. Sevgili Portekiz Konsolosluğu da aynı kaderi paylaşıyor tabii, o da Çankaya’da. Randevu günü kolayca konsolosluğu bulup içeri daldım. Benden önce 5-6 kişi daha vardı, geçtim köşeye oturdum. Oradayken doldurulması gereken iki belge daha var. Birisini hala çözemedim çünkü Portekizce yazıyordu ama muhtemelen uzun süre gidecekler için bir dilekçeydi o. Diğeri pasaportunuzun adresinize gelmesi için kargo formu. Bunları da hallettikten sonra sıramı beklemeye başladım. Oradaki diğer Erasmus adaylarıyla ufak bir konuşma geçti aramızda ama ilginçtir kimse aynı okulda çıkmadı. Sırası gelen başvuru adayları kapıdan girdiği gibi geri çıkıyordu. Biz şaşırarak nedenini soruyoruz. İçerideki memur o kadar ters bir insanmış ki en ufak şeye takarak insanları geriyor ve geri gönderiyordu. Kimisinin belgelerinin sırası yanlıştı, kimisi eksik belgeyle başvuruyordu.

Embaixada-foto
Portekiz Büyükelçiliği

Sıra bana geldi. Geçtim odaya, belgeleri uzattım. Hızlı hızlı belgelerim kontrol edilirken içimden güzelce bir oh çektim. Demek ki benim belgelerde bir sıkıntı yoktu. Ta ki sponsorumun banka hesap dökümüne gelene kadar… Memur hesap dökümünün güncel olmadığını, bir aylık kayıtların eksik olduğunu söyledi. Kanımı donduran cümleyi ise sona saklamıştı: ”Bu şekilde mi başvuracaksınız?”
Tabii benim kafada milyon tane tilki… Bir buçuk saat içerisinde İstanbul’da olan babamı arayıp bankasından hesap dökümü almasını isteyeceğim, sonra Ankara’da o bankanın en yakın şubesini bulup belgeyi alacağım, ardından da tercüman bulup çeviri işini halledeceğim. Olur mu olmaz mı diye düşünürken ağzımdan o sözler çıkıverdi: ”Evet bu şekilde başvuracağım, yetiştiremem.”
Tüm hayallerim, planlarım büyük bir hüsranla mı sona erecekti yani? İstanbul’a döndüğümde kara kara vize haberini beklemeye başladım. Tam 6 gün sonra mail’ime bir cevap düştü. Vizem onaylanmıştı. Hemen ertesi gün de pasaportum elime ulaşmıştı. O kadar gerilmeye, sıkıntıya rağmen olumlu bir sonuç almak beni gerçekten mutlu etti.

WhatsApp Image 2018-08-02 at 18.28.29
Mutlu Son

Sırada bavul hazırlama gibi tatlı telaş kısımlar kaldı.

Portekiz’de görüşmek dileğiyle, Hoşça kalın!