Yol Anıları – Antwerp’te Türkçe Konuşan Afganlar

Antwerp’te bir hoş pazar günü

Selam Ben Onur,

Eylül ayının başında okulun internet sitesinde duyurulara göz gezdiriyordum. Acayip bir başlığa sahip duyuru vardı. Duyuruyu okuduğumda seçmeli bir dersin öğrencileri Belçika’ya götüreceği gibi ilginç bir şeyler okudum. Tabii önce bir kavrayamadım, bizim okulda böyle fırsatlar varmış da nasıl benim haberim olmaz?

Aradan haftalar geçti, dönem bitti. Yeşil yeşil pasaportumuz olmadığı için çok sevgili aracı şirketlere para verip vizemizi almak zorunda kaldık. Ayrıca şu bilgiyi de yeri gelmişken vereyim. Belçika, Schengen vizesi için başvuracağınız son ülke olsun. Vizeyi tamı tamına 10 (on) gün vererek çok net bir mesajla ‘Gel işini gör, sonra çık!’ demiştir. İşin ilginci de Belçika’nın en uzun süre bulunduğum 3. ülke olması. Bundan bir yıl önce,  Belçika’nın daha önce adını duymadığın bir şehrinde bir hafta geçireceksin deselerdi hayatta inanmazdım.

Antwerp ve Birtakım Güzel Binalar

Bu güzide Belçika şehrinin de adı bir acayip. Belçika’nın birden çok resmi dili olduğu için şehrin de birden fazla adı oluyor. Fransızlar şehre Anvers derken Flemenkçe konuşanlar Antwerpen diyor. İngilizce ismi de Antwerp olması lazım. Biz Antwerp diyelim bundan sonra.

Daha önce Avrupa’da herhangi bir şehri gezdiyseniz o ilk büyülenmeyi bir daha hiç yaşayamıyorsunuz. Böyle söyleyince çok şımarık bir söylem gibi oldu ama anlatmak istediğim şeyi anlamışsınızdır. İlk yurt dışına çıktığım vakit Portekiz’in Aveiro şehrine ayak basmıştım. Turizm açısından önemli bir şehir olmasına rağmen küçük bir üniversite şehriydi kendisi. Yine de Avrupa ve Akdeniz havasını şehirden okumak oldukça büyüleyici olmuştu. Böyle binalar falan çok hoştu kısacası. Ancak Belçika bu büyüyü bana bir daha yaşatamadı. Daha önce de Belçika’da bulunmuş olmamın da etkisi olabilir tabii.

WhatsApp Image 2020-04-11 at 18.53.37
Antwerp Tren İstasyonu

Antwerp’e pazar öğleden sonra vardığımız için bizi koca bir gün bekliyordu. Bu arada Antwerp’e 20 kişilik kalabalık bir grup gittiğimiz için o kadar insanın beraber takılma gibi ütopik bir şeyin olması tabii ki mümkün değildi. İyi iki de öyle bir şey olmadı da kafamıza göre takıldık boş zamanımızda. Odalara yerleştikten sonra Taha ile şehri bir turlamak üzere kendimizi dışarı attık. Taha’nın da adını andığımıza göre şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu 20 kişilik gruptan kimseyle bir arkadaşlığım yoktu bu proje öncesinde. Çok sevgili dostlar kazandırdı bana bu proje.

Portekiz’den Eski Bir Dost

Şu hayatta en keyif aldığım aktivitelerden birisi daha önce hiç bulunmadığım bir şehirde başıboş dolaşmak. Kaybolmayalım diye kaldığımız yeri işaretledikten sonra kafamıza göre adımlarımız bizi nereye götürdüyse oraya gittik. Antwerp oldukça kalabalık bir Belçika şehri, turist çekme gibi bir derdi olmamasına rağmen büyük bir limana ev sahipliği yaptığı için ekonomik açıdan Belçika için önemli bir role sahip. Turist olarak gezilecek çok bir yeri olmadığı için (Rubens House gibi harika bir müze var, oraya bakabilirsiniz.) tabii ki market gezmeye başladık. Ancak öyle bir market bulduk ki ben böyle lüks bir yer görmedim daha önce. Türkiye’deki Macrocenter ayarında bir market diyebilirim o lüksü tarif etmek için. Stantlar o kadar otantik ki şöyle bir gezip çıktık yalnızca. Ancak çok sevgili Portekiz tatlısı pastel de nata burada da karşıma çıktı. Portekiz pastanelerine olan hayranlığıma göz atmak isterseniz daha önce yazdığım yazıya göz atabilirsiniz.

IMG_20200126_160637
canımın içi pastel de nata

Türkçe Konuşan Afganlar

Tabii market market gezince karnımız da acıktı, ancak çok para harcamak istemediğimiz için kendimizi ucuza ne yiyebiliriz? arayışları içinde bulduk. Ara sokaklardan geçerken 3 gence rastladık: ‘Hadi şunlara bir soralım, ucuza ne yiyebiliriz?’ dedik. Yanlarına yaklaştığımızda konuştukları dilin Türkçe olduğunu anlayınca Taha’yla şöyle bir yüz yüze geldik. Bu 3 gençle tanıştıktan sonra bunların Türk değil, Belçika’da Türkçe konuşan Afganlar olduğunu öğrendik. Şöyle kısaca bir hikayelerini dinledikten sonra olaylar nasıl gelişti hiç hatırlamıyorum ama kendimizi bunların peşine takılmış halde bulduk. Bizi gemiye götüreceklerini iddia ediyorlardı ancak bu geminin tam olarak nasıl bir şey olduğunu kavrayamadık. Nehir kıyısına vardığımızda gemi dedikleri şeyin gerçek anlamda gemi olduğunu fark ettik. Gün içinde yarım saatte bir kalkan bu gemiyle ücretsiz olarak karşı kıyıya geçebiliyorlardı Antwerpliler… Biraz nehir havası alıp karşıya geçince de doğal olarak tekrar karşıya geçme gereği doğmuş oldu. İşin ilginç tarafı da burada ortaya çıkıyor: Şehri ikiye bölen bu nehri tepmenin 2 yolu var. Dilerseniz yarım saatte bir kalkan bu gemiye bisikletle veya yaya olarak binebiliyorsunuz. Bir diğer yolda suyun altından yaptıkları tünel ile bu yolu yürüyerek geçmeniz de mümkün. Hatta aşağıya bisiklet ile de inebiliyorsunuz.

IMG_20200126_171159
Tünele inen yürüyen merdiven

Tabii aşağı inmenin de 2 yolu varmış. Kocaman bir asansör kullanabilirsiniz ya da harika görünen yürüyen merdivenlerle inebilirsiniz. Yürüyen merdivenlerin kenarı da bu tünel inşaatı sırasında çekilen fotoğraflar ve teknik çizimler de size eşlik ediyor olacak. İşte bu muhteşem bir şey!

Bu hengamede karnımızı doyuramadan hostel’in yolunu tutmuş olduk ancak Antwerp’teki ilk günümüzü oldukça keyifli geçirmiş olduk. Bu güzel şehirde son günümüz de oldukça renkliydi ancak onu anlatamayacağım.

Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle, hoşça kalın!

Yol Anıları – Prag’da Beni Korkutan Heykel Adam

Bir çeşit sokak sanatçısı…

Selam Ben Onur,

Kısa sürede tabiri caizse Avrupa’yı karış karış gezdiğimiz seyahatimizin sonlarına doğru yolumuz Çek Cumhuriyeti’nin (Bunlar da ismini Çekya falan yaptı, bir değişikler.) başkenti Prag’a düştü. Tarihleri de öyle ayarlamıştık ki yeni yılı burada karşılayalım. Güzel de oldu aslında, bu meşhur köprüsü üzerinde kelimenin tam anlamıyla saatlerce süren havai fişek gösterileri eşliğinde yeni yıla da girmiş olduk. Hazır yeri gelmişken o acayip geceyi de anlatayım, aradan çıksın.

IMG_20181231_103511
Kaldığımız apartmandaki bir acayip duvar yazıları

Bir Acayip Yeni Yıl Kutlaması

Gece yarısından evvel kaldığımız evden çıkarak sokakların havasını içimize çeke çeke nehrin olduğu kısma doğru yürümeye koyulduk. Tabii havada barut kokusu adeta asılı kaldığından hem gözler sulandı hem de boğazlar yandı. Henüz gece yarısına yarım saatten fazla olmasına rağmen her köşe başında havai fişeğini patlatmaya çalışan insanlar oldukça ilginç bir ortam oluşturuyordu. Türkiye’de dışarda yeni yılı karşılamayı pek tercih etmediğimden bizdeki ortamı bilmiyorum ama Prag’da, tüm parasını havai fişeğe yatırdıklarını düşünüyorum. Öyle tek bir kutu falan da değil, koli koli havai fişek taşıyan insanlar vardı etrafta.

IMG_20181231_161339

Prag’ın meşhur Charles Köprüsü üzerinde yeni yılın ilk saniyelerinde dört bir yandan atılan fişekler muazzam bir görüntü oluşturuyordu. Tabii köprüde öyle bir kalabalık vardı ki hareket edecek yer bulmak mümkün değildi. Şarkı söyleyen mi dersiniz, kendi başlarına bir oyun uydurup onu oynayan gruplar mı dersiniz, her telden insan bir şekilde eğlenmenin yolunu bulmuştu. Tabii ufaktan eve doğru yollanmamız gerekiyordu. İnsanları yara yara yolumuzu bulmaya çalışırken arkadaşlarımızdan bazılarını gözden kaybettik. Tabii kaybetmemek işten bile değil çünkü o güzel havai fişek gösterileriyle süslü ortam bir anda bir eylemi andıran bir ortama evirilmiş bulundu. O hengamede hem arkadaşlarımız ile birbirimizi bulduk hem de evimizin yolunu bir güzel tepmiş bulunduk.

Şerefsiz Heykel Adam

Burada başlıkta bahsettiğim konuyu anlatmak istiyorum. Avrupa’nın birçok şehrinde çeşitli sokak sanatçıları müzik yapar, illüzyon gösterileri sergiler veya bir heykel gibi kostüm giyerek turistlerin dikkatini çekmeye çalışır. Bu sokak sanatçılarının birçoğu uslu uslu sanatını icra edip yolunu bulmaya bakarken bazıları da son derece itici bir yol seçmiş kendilerine. Heykel gibi olan arkadaşlar öyle bir role girmişler ki hareket etmeyi unutuyorlar bazen. Tabii ki turist Onur etrafındaki güzelim yapıları seyrederken bu heykel adamların farkında olmuyor. Bir anda el kol yapıp acayip sesler çıkaran bu çok sevgili heykel adam beni öyle bir korkuttu ki avazım çıktığı kadar ‘Allahu Ekber!’ diye bağırdım. Tabii bendeki korku yerini hemen tedirginliğe bıraktı çünkü Avrupa’nın orta yerinde böyle bağırmak birçok şey anlamına gelebiliyor. Şöyle bir etrafıma bakıp üzerimde ne kadar göz var onu teyit etmeye çalıştım ama neyse ki dikkatleri çabuk dağılan insanlar bana olan ilgilerini çabuk yitirmişti.

IMG_20181231_160831
Ben ve Şerefsiz Heykel Adam

Bu sokak sanatçılarını biliyorsunuz, heykel gibi olan abiler fotoğraf çekilmek için para talep ediyor. Ben de bunu bildiğimden dolayı beni korkutan heykel adamla bir selfie çekileyim dedim. Fotoğraftan sonra da para isteyen bu arkadaşa dedim ki ‘Forint var bende, olur mu?’. Prag’tan önce Budapeşte gezimiz vardı, orada harcamadığım bozuk paralar vardı yanımda, ama toplasan değeri 30 cent falan anca ediyordu. Hem beni korkutacaksın hem de para mı isteyeceksin? Heykel adamı bir güzel bozarak oradan ayrıldım.

IMG_20190101_133541
Cabeza de Kafka

Bu olayların dışında Prag bildiğiniz gibi işte, görecek çok şey var. İnternette bir dolu gezi rehberi olduğu için bu tarz detaylarla sizi sıkmayacağım. Ancak Franz Kafka’nın koca bir kafası bulunuyor şehirde. Evet, bildiğiniz Kafka kafası. Eğer sıkı bir Kafka okuyucu iseniz şehirde Kafka’ya dair ziyaret edilecek bir sürü nokta bulunuyor. Heykelin ismi ‘Cabeza de Kafka’ diye geçiyor bu arada.

Kendinize iyi bakın, hoşça kalın!

Yol Anıları – Budapeşte’de Karma Duşlu Hostel

Hostel maceraları kaldığı yerden devam ediyor.

Selam Ben Onur,

Kalabalık bir arkadaş grubuyla gezdiğimiz Avrupa turunda yolumuz Budapeşte’ye düştüğünde ayrı ayrı hostellerde konaklamak durumunda kaldık. Hikayemizin ana kahramanı ‘Baraka Hostel’ adında bir yer olunca bir terslik olacağını kestirmem gerekiyordu. Tam olarak bir problem yaşamadım ama hostelimi anlatmayı sonraya bırakalım.

Biraz Parlamento Binası’nı Övelim

Avrupa’da o şehir benim şu şehir senin gezerken belli bir noktadan sonra mimari açıdan doyum noktasına ulaşıyorsunuz. Kocaman kocaman katedraller, kuleler ve devlet binaları derken içten içe bir bıkkınlık geliyor. ‘Artık yeter, bina kusacağım!’ derken Budapeşte’de harika bir yapıyla karşılaştık: Parlamento Binası.

IMG_20181229_131850
Macaristan Parlamento Binası

Tuna Nehri’nin ortadan ikiye ayırdığı ve bir tarafına Buda, diğerine de Peşte dedikleri Macaristan’ın başkenti olan şehrimiz, Parlamento binasına da ev sahipliği yapıyor. Valla bir bakan bir daha bakıyor buraya, bu ne güzelliktir? Peşte tarafında bulunan bu binaya dibinden baktıktan sonra bir de Buda tarafına geçerek nehir manzarası eşliğinde baktım. İki türlü de harika göründüğüne karar vererek bu anlamsız rekabete kafamda son verdim.

IMG_20181229_134410
Yine Parlamento

Baraka Hostel ve Karma Duş

Dilerseniz şehrin güzelliği içinde kaybolmadan biraz da harika hostelimden bahsedelim. Esasında hostel’den epey memnun ayrıldım. Bunun nedeni tabii ki de orada yaşadığım ilginç anlardan kaynaklanıyor. Budapeşte’de geçireceğimiz 2. günün sabahında bir duşa gireyim dedim. Erkenden kalktığım için banyoda kimseciler yoktu. Banyo dediğime de çok aldanmayın tabii, büyük bir apartman dairesini hostel yapmış adamlar. Avrupa’nın farklı farklı şehirlerinde devasa hosteller’de de kaldım, apartman dairesinden bozma hosteller’de de kaldım. Neyse banyo demiştik; kapının arkasında ufak bir sürgü vardı. Bir an önce işimi bitirir çıkarım diye düşündüğümden bencil bir hareketle sürgüyü verip duşa girdim. Tabii duşlardan da bahsetmek gerekiyor şimdi: 3-4 tane kabine bölmüşler, önlerini de perde ile kapatırız, mis gibi yer olur. İsteyen de girer duşunu alır düşüncesiyle son derece verimli(?) kullanmışlar banyoyu. Duşların bittiği yerde de bir tane klozet bulunuyor, duşların hemen karşısında da lavabolar mevcut.

IMG_20181230_150356
Fisherman’s Bastion’dan Şehir Manzarası

Ben duştayken sürgüyü açıp biri girdi içeriye. Ufaktan bir tedirgin oldum ama işin normali buydu aslında. Yanımdaki kabine bir kız girip duş almaya başladı. Bunda hiçbir problem yok ancak benim havlum, çamaşırlarım yanımda değil, duşun karşısındaki askılıkta asılıydı. Bir problem çıkmasın diye kadının işini bitirmesini bekledim, o çıktıktan sonra da havlumu rica ettim. Sağ olsun o da hemen verdi ancak perdeyi direkt açarak vereceğini hiç düşünmemiştim. Havluma sarılıp bir anca giyineyim düşüncesiyle duştan çıktım ancak bizim banyo yol geçen hanına dönmüş, tuvalete giden, dişlerini yıkayan, her telden mevcuttu anlayacağınız. Benim çıktığım kabine de bir başka kız girdi, o anda şampuan ve duş jelimin içerde kaldığını hatırladım. Yine nazikçe içerideki eşyalarımı istedim, biraz iç çekerek de olsa eşyalarımı veren kıza teşekkür ederek banyodan çıktım.

IMG_20181229_192648
Budapest Eye

Kaldığım odaya girdiğimde göçmen oldukları çok belli olan bir anne ile oğlunun hikayesine hafiften kulak kabarttım. Yine aynı odada yaşlıca biriyle sohbet ettim. Kendisi dilenciymiş, haftada 1-2 kere hostel’de kalıp duşunu alıyormuş. Böyle hikayelere denk gelince insanın içi bir cız ediyor. Gençlerin kaldığı hosteller dışındaki hosteller’de bu tarz manzaralarla karşılaşmak gayet normal oluyormuş.

Gittiğim her şehirde bir ilginç anlar yaşayıp anı biriktirmeyi çok seviyorum. Tabii paramız olmayınca yediğim yemekler değil, yaşadıklarım akılda kalıyor 🙂

Görüşmek üzere!

Yol Anıları – Sevilya’da Keklere Saldırdım

Yarı aç yarı tok Sevilya anıları

Selam Ben Onur,

Sırtınıza irili ufaklı bir çanta alıp gezmeye kalkıştığınızda yolda bir dolu anı biriktiriyorsunuz.  İster tek gezin ister arkadaşlarınızla… Şöyle bir geriye dönüp baktığınızda ne yaşarsanız yaşayın; anılar yüzünüze bir tebessüm bırakabiliyorsa ne mutlu size. Bu yeni yazı serisinde yoldayken yaşadığım ilginç anları sizlerle paylaşacağım. Hadi çayı kahveyi kapın, keyifli birkaç dakika geçirelim!

Daracık Sevilya Sokakları

Tek başıma çıktığım kısa İspanya turumda yolum Sevilya’ya düştü. Yani düştü derken bayağı bayağı bir ay önce alınan uçak ve tren biletlerini göz ardı edersek yolumuz düştü diyebiliriz sanırım. Ancak para konusunda birtakım plansızlıklar sonucu elimde 5 kuruş para kalmamıştı. Hostel’in parasını karttan çektik, tabii ben hala kartıma güveniyorum kalan yolculuğumda ancak şöyle bir problem var: O çok güvendiğim kart kredi kartı bile değil, banka kartı. Eğer çok sıkışırsam ATM’lerden paşa paşa komisyonumuzu ödeyerek para çekerim diye düşünerek içimi rahattım hafiften.

IMG_20190111_111218
Fotoğrafını çekmeyeni dövdükleri Sevilya’nın meşhur tahta yapısı

Hostelim Sevilya’nın biraz üst kısmında kalıyormuş, böylece turistlerin sıkıcı kalabalığından kaçarak dar sokakların keyfini de çıkarmış oldum. Hostel’e giderken sanırım bir devlet dairesinin önünden geçtim çünkü karşısında bir avuç insan pankart açıp eylem yapıyordu. Gezerken bu tarz gündelik yaşamdan enstantanelere denk gelince çok keyifleniyorum. Ayrıca eylemcilerin hiçbir müdahaleye maruz kalmadan dertlerini anlatmalarına da şaşırmadım değil, bizde böyle olmuyor çünkü…

IMG_20190110_122544
Haklarını arayan İspanyollar

Yarı Aç Yarı Tok Sevilya

Sevilya iyi hoş, ancak ben gezip gördüklerimi anlatmayacağım. Harika bir mimariye sahip bu şehri mutlaka görmelisiniz diyip 2 günlük yarı aç yarı tok Sevilya maceralarına dalmak istiyorum. Cebimde sadece bozuk paralarla kalan ben, Aveiro’daki arkadaşlarımın da aynı gün Sevilya’da olacağına güvenerek bir mesaj attım. Klodian sağ olsun ‘Biz Levent’le şuradayız, gel yanımıza.’ deyince içime ufak bir ferahlık doğmuş oldu. Onlarla buluştuktan sonra Levent de sağ olsun bana bir 20 euro ateşleyince iyicene rahatladım. Hazır 3 arkadaş bir araya gelmiş, akşam yemeği faslını da olabildiğince ucuza getirme çalışmalarına da girmiş bulunduk. Marketten salamımızı, peynirimizi, marulumuzu alınca gidip Leventler’in hostel’inde oturduk sandviç yapıyoruz. Bu arada ‘1 euro’ya 5 küçük ekmek’ ile olan aşkımı not düşmek istiyorum. Harcadığım en iyi 1 euro olmaya aday.

IMG_20190110_195913
Üç dostun akşam yemeği

Ayrıca o kadar bereketli bir hostel’miş ki bu anlatamam. Bedava sangria servisi vardı. Bir güzel nasiplenip yemediğim sandviç (öyle bir açlık durumum varmış ki 4 sandviç bir anda mideme gönderildi) ile kendi hostel’ime doğru yola koyuldum. Levent ile Klodian’a da tekrar selam olsun, iyi ki varlar.

Starbucks’ta Keklere Saldırdım

Sevilya’daki 2. günümde sabah kahvaltısının dünden hazır olmasının verdiği mutlulukla gittim bir Starbucks’a, kahvemi alıp asma kata geçtim. Şu hayatta en keyif aldığım aktivitelerden biri olan insanları ve çevreyi gözlemleme şansı asma katta en üst noktaya ulaştığı için elime geçen bu fırsata hayır diyemezdim elbette. Girişin tam karşısında bir stant vardı. Girerken gözüm french press’e ve kupalara çarpmıştı ancak orada çok daha değerli bir şey daha varmış: BEDAVA KEK!

Kalkmaya hazırlanırken orasının kör nokta olmasını da fark ederek kekleri bir güzel yeme planları yaparak merdivenlerden indim. Gerçekten de etrafta beni görecek kimsecikler yoktu. Yahu olsa ne olacak gerçi, o kekler oraya ikramlık konulmuş. Tabii bir yandan da Starbucks gibi bir işletmede ikramlık bir şeyin sunulmasına halen daha şaşırıyorum. Kekleri bir çırpıda ağzıma teptikten sonra kafamı çevirdiğimde Asyalı bir ablanın beni hayretle izlediğine şahit oldum. Hayret biraz hafif kalır kadının ifadesini tarif etmek için; gerçekten kelimelerle anlatılamayacak bir hali vardı Asyalı ablamızın. Artık dışarıdan nasıl göründüysem kadın beni açlıktan keklere saldıran bir evsiz sandı herhalde. Bana, hayatım boyunca unutamayacağım ilginç bir hatıra kazandıran Sevilya’ya güzel dileklerimi sunarak bu yazımı burada noktalıyorum. Ancak Sevilya maceralarım bitmedi, daha yeni başlıyoruz!

Yol Anıları – Brüksel Bize Niye Böyle Etti?

Aksilikler peşimizi bırakmıyordu.

Selam Ben Onur,

‘Brugge’a neden sadece bir gün ayırdık ya?’ diye düşünerek uyandığımız sabah, otobüsümüze atlayıp Belçika’nın başkenti Brüksel’e doğru yola çıktık. Avrupa turumuza neden Brüksel’i eklemiştik inanın hatırlamıyorum. Avrupa haritasını açıp bakınca çizdiğimiz rota göze hoş geliyor ancak neden bu rotada Brüksel var hala akıl sır erdiremiyorum.

Otobüs bizi merkez tren istasyonunda bıraktı. Brüksel’de konaklayacağımız bir yer olmadığı için çantalarımızı tren istasyonunda bulunan dolaplara bıraktık. Ufak bir tavsiye de vermiş olayım size. Çantalarınız devasa boyutlarda değilse tek bir dolabı kiralayarak tasarruf edebilirsiniz. Tabii daha önce bu tarz bir dolap kullanmadığımız için sistemi çözmemiz biraz sürdü. Kapağı kapatıp sistemden dolabın numarasını belirtip para atmamız gerekiyormuş. Tabii bunları hızlıca gerçekleştirmemiz bekleniyor, bir iki kere dolap zaman aşımına uğradı. O anki hallerimizi şu an büyük bir kahkahayla izleyeceğimi düşünüyorum.

Ne Göreceğiz ki Burada?

İnanın Brüksel hakkında bildiğim tek şey ünlü işeyen çocuk heykeli. Yani biliyorum diyorum da ne hikayesini biliyorum ne de anlamını. O yüzden Brüksel sokaklarında rastgele gezmeye karar verdik. Çok da doğru bir karar vermişiz çünkü yolumuzun düştüğü her sokakta gözümüz şahane yapılar sebebiyle bayram etti.

img_20181222_133401.jpg
İşeyen çocuk heykeli, namıdiğer Manneken Pis

Louvre’da eğer kalabalığı takip ederseniz Mona Lisa tablosuna çıkarsınız derler ki son derece doğrudur bu. Brüksel sokaklarında da kalabalığı takip ederseniz yolunuz Manneken Pis’e çıkar. Bunu yılın çeşitli günlerinde giydiriyorlarmış bir de. Bize anadan üryan hali nasip oldu. Ayrıca çok sevgili işeyen erkek çocuğu yetmezmiş gibi bir de kız çocuğu heykeli koymuşlar. Ne gerek vardı diyerek yolumuza devam ediyoruz. Sokaklar bizi koskocaman bir meydana çıkarıyor. Bu meydanın ismi Grote Markt’mış. Esasında çok da bir numarası olmayan bu meydan yılbaşının da etkisiyle harika ışıklarla süslenmiş, hatta akşam saatlerinde ışık gösterileri de oluyor burada. Brüksel hakkında aklında ne kaldı diye sorarlarsa direkt bu meydanı söylerim.

img_20181222_163651.jpg
Dedeyi iyi çizmişler.

Otobüs Rötar mı Yemiş?

Saatler ilerleyince yavaş yavaş tren istasyonuna doğru yürümeye başladık. Tren istasyonunun gece 2’den 4’e kadar kapalı olacak olması bizi ufaktan bir ürküttü. Üstüne üstlük Flixbus otobüsümüzün de 1,5 saat kadar rötar yediğini öğrendik. Mecbur çantalarımızı almak durumunda kaldık ki bir de ne görelim. Brugge’da kaldığımız binadan Meksikalı Angelo ile karşılaştık. Onun da otobüsü gece kalkacakmış, peki madem dedik aramıza kattık onu. Tabii geç saatlerde açık bir yerler var mı diye şöyle bir kontrol ettik, bir kebapçı bulduk. Mekâna girdiğimiz gibi Türkçe konuşmaya başladık, ufaktan bir keyif çöktü üstümüze. Afiyetle yemeğimizi yerken Angelo’ya da tattırdık dürümlerimizden. Valla beğendi mi beğenmedi mi hala çok emin değilim ama yüzünden tebessüm eksik olmuyor Meksikalı dostumuzun. Bu arada Angelo Amsterdam’da üniversite okuyan bir değişim öğrencisiymiş. O da Xmas tatilini fırsat bilip Avrupa turuna çıkmış bizim gibi. Pek doğal olarak da Amsterdam’da geçirdiği sınırlı sürede aşık olmuş şehre ki çok haklı kendisi.

img_20181223_000531.jpg
Otobüs saatini bekleyen yol arkadaşları…

Yemeğimizi yedikten sonra herkesi aldı bir merak: Acaba çay ikramı var mıydı buranın? Normalde Türkiye’de kebapçılar yemekten sonra çay ikramında bulunduğu için biz de böyle bir beklentiye girdik. Tam o sırada masayı toplayan garson arkadaş ‘Çay içer misiniz gençler?’ dedi bize. O an yüzümüzde beliren tebessümü hayatımda çok az yaşamışımdır diyebilirim. Tabii ki Angelo’ya da istedik çaydan. Ancak çayımızı da beğenmedi galiba. Gerçi çay ocağı çayı beğenilmez zaten, çocuğa hak veriyorum.

img_20181223_003107.jpg
Çağ tabağına dikkatinizi çekmek isterim.

Bu arada hava da buz gibi. O çaylar bizi öyle bir ısıttı ki ne biçim! İlk bardaklar bitti yenisi geldi, ardından bir bardak daha. Artık saat 3’e yaklaşıyordu. Biz de harika misafirperverliğin ardından arkamızdan kulağımızın çınlamasını istemediğimiz için kalktık oradan. El mahkûm; artık gidecek yerimiz kalmadığından düştük yine tren istasyonunun yoluna.

img_5661.jpg
Beyaz Saray gibi ama değil gibi de…

Bizim gibi otobüsünü bekleyen tek tük insanlar vardı orada ama nerede bekleyeceğimize karar veremedik. Brüksel tren istasyonu gece geç saatlerde çok tekin bir yer olmuyor, onu bir belirteyim. İstanbul’da mültecilere/evsizlere falan alışmıştı bu gözler ancak buna rağmen oradaki evsiz popülasyonuna şaştım kaldım. Kalabalık olmasaydık orada beklemeye cesaret edebilir miydik bilmiyorum. Bir yandan da hava aşırı soğuk tabii. Koltuk değneğiyle takılan Afrika kökenli bir evsiz vardı mesela orada. Sürekli bağırarak bir şeyler söylüyordu. Sanırım diğer evsizlerle kavga ediyordu kendi çapında. Sonra bir başka evsiz arkadaşlarımızdan birinin başına musallat oldu. Elindeki içkiden ikram ediyor, sohbet etmeye çalışıyordu. Aslında amacı sohbet etmek ve dost canlısı olmak gibiydi ama gecenin bir vaktinde bunu anlamak çok güç oluyor, bir de bulunduğumuz ortamı hesaba katarsak işler iyice farklı bir boyuta eviriliyor.

Angelo’nun otobüsü bizimkinden önce gelmişti, onu uğurlayıp yine bir başımıza kaldık. Geceyi evsizlerle geçirdiğimiz için tamamen zararsız olduklarını anladık. Kendi hallerinde şanssız insanlardı sadece. Tren istasyonunun açılmasıyla biraz da içeride bekledik otobüsümüzü. Otobüsümüzün geldiğini görünce ‘Uyku zamanı, hadi binelim!’ şeklinde nidalar çıktı gruptan. Amsterdam’a doğru giderken otobüste uyuklayarak yeni bir güne başlamış olduk. Amsterdam’da görüşmek üzere.

Yol Anıları – Brugge ve Birtakım Hatalar

Hatalarımızla beraber Brugge gezisindeyiz.

Selam Ben Onur,

Paris ile başlayan büyük Avrupa turuna Belçika’nın Brugge şehri ile devam ediyoruz. Paris’te kaldığımız evden erken saatlerde çıkarak otobüs durağına yürüyerek gitmeye karar verdik. Tabii sırtımızdaki eşek ölüsü çantalarla oldukça zor bir yürüyüş olacaktı ama sabahın 6’sında başka bir seçeneğimiz (gerçi yolun bir kısmını metro ile hallettik.) yoktu. Arkadaşlar yürüyüş boyunca of puf ederek memnuniyetsizliklerini bildiriyorlardı ama ben şehir yeni yeni uyanırken (hatta mışıl mışıl uyumaya devam ederken) şehrin sessizliğinde yol almaktan aşırı keyif aldığım için onları tabiri caizse pohpohlayarak yollarına devam etmelerini sağladım.

IMG_5567

Sanki Evimiz Brugge’da Değil?

Daha önce Paris yazısında bahsettiğim gibi yine ev kiralama gibi bir gaflete düştük. Daha doğrusu tamamen benim aşırı gereksiz ısrarlarım üzerine ev kiralamada uzlaşıldı. Brugge’un gezilecek yerlerinin bulunduğu alanda ev tutacak bir paramız olmadığı için Brugge’a nispeten yakın (bakın altını çiziyorum, nispeten.) Oostende’de bir ev bulduk. Otobüsün bıraktığı yer aslında oldukça harika, ancak sırtımızda güzelim çantalarımız ile gezmek istemedik, o çantaları koyabileceğimiz dolapları arama fikri de kimseden gelmedi. Önce trenle Oostende’ye kadar gittik ki bu bilet oldukça tuzluydu. Ayrıca Belçika aşırı gelişmiş bir ülke olduğu için biletlerimizi kontrol eden hiçbir noktadan geçmedik. Keşke kaçak bineymişim diyorum. Tabii harika aklımla evi o kadar uzak bir yerde bulmuşum ki tren yolculuğundan sonra bir de otobüse binmek gerekiyormuş. Neyse bindik otobüse geldik evimize. Evin konumu esasında güzel, ancak amacınız Brugge’a gitmek ise işler değişiyor tabii. Oostende harika bir sahil şeridine sahip. Gelgitin yoğun olduğu dönemlerde harika manzaralar yaratıyor burası ama dediğim gibi biz çok yanlış bir zamanda Oostende’ye düşmüşüz efendim.

IMG_5439
Güzelim Brugge sokakları

Evin çatı katındaki iki odadan birinde ben kaldım. Yatağımın üstündeki pencereden yağmur sesleri eşliğinde harika bir uyku çekerim hayallerini kurarken odadan çıkarken kapıyı kapatmış bulundum. O kapatış, o kapatış. Kapı kolu boşa çıkıyordu. Durumdan arkadaşlarımı haberdar ettim çünkü saat ilerlemişti ve gezmek için Brugge’a geçmemiz gerekiyordu. Bu sırada problemi çözmek için ev sahibi ile yazıştık ancak iletişimimiz biraz sorunluydu. Yazışmaları buraya bırakıyorum ki biraz eğlenin. Artık eğlenir misiniz yoksa kanser mi olursunuz orasını size bırakıyorum tabii.

oostende ev

Bu yazışmalar bir yere varmayınca binada oturan bir başka sakin Ibrahim’e ulaşmaya çalıştım ama o da dairesinde yoktu. Şöyle bir kapısını çalıp ses gelmeyince nedendir bilinmez kapı kolunu çevirip girdim içeri. Tanımadığınız birinin evine habersiz girmek son derece rahatsız edici bir eylemmiş, o an anladım. Oradan çıkıp eve dönerken bir başka kapıyı daha çaldım. Kapıyı Angelo adında bir Meksikalı açtı. Derdimi anlattım, o da çok sevgili ev sahibimiz hakkında benimle aynı düşünceleri paylaşınca anladık ki iletişimde sorunlu taraf biz değildik. Yukarıdan arkadaşlar kapıyı açtıklarını söyledi. Angelo ile o sırada ayrıldık ama yolumuz Belçika’nın bir başka şehrinde tekrar kesişecekti.

IMG_5449
Burg Meydanı

Ama Bizim Paramız Yok ki…

Saat öğleni çoktan geçmiş olsa dahi Brugge’un günün her anı güzel olması sayesinde gözümüz bayram etti efendim. Kaldırım taşları, şehri bölen kanallar, Orta Çağ temalı bir filmden fırlamış yapılar ve Noel süsleri… Bir rüyanın içinde adım atıyordum adeta. Fakat bu harikulade rüyayı baltalayacak bir durum söz konusuydu. Brugge’a gitmeden evvel o bölgenin hangi yiyecek/içecekleri meşhurdur diye ufak bir araştırma yapmıştım. Hatta en iyi çikolata nerede satılır, en iyi biralar hangi barda bulunur şeklinde birtakım bilgileri de not etmiştim. Fakat göz önünde bulunmadığım bir husus vardı: Paramız yoktu.

Evet paramız yoktu gerçekten. Avrupa’da Noel döneminde gezmek cüzdanımızı kurutmuştu. Daha önümüzde 2 hafta vardı ve yarı yolda sıfırı tüketmek istemediğimizden camlardan seyir eylemekle yetindik o güzel çikolataları. Buyurun siz de bakın biraz.

IMG_20181221_163602

IMG_20181221_163710
Peki 4€ tanesi mi yoksa o sıra komple mi?
IMG_20181221_163545
Sağ altta Belçika birası dolgulu çikolata var, başka bir şey demiyorum.

 

Brugge’un meydanından uzaklaşıp ara sokaklara daldığımızda beni büyüleyen bir diğer durumsa buranın yerli halkı oldu. Her ne kadar yanlış da olsa şöyle azıcık pencerelerinden içeri bakmış bulundum. Bu kadar büyülü bir şehirde yaşayan insanlar bayağı sen ben gibi düz insanlar. Böyle söyleyince komik oluyor ama ne bekliyordum bilmiyordum. Brugge’un sevgili sakinlerini kendi haline bırakıp Brüksel’e yol almak üzere hoşça kalın diyorum sizlere efendim.

 

Uzun yolculuğumuzun ilk durağı: Paris

Birtakım Paris tecrübeleri

Selam Ben Onur,

Ben burada size Paris güzellemeleri yapmayacağım, onu baştan belirteyim. İşin aslı Paris’in güzel bir tarafını göremedim pek. Hatta Paris’i öyle bir dönemde (bkz. Sarı Yelekliler Hareketi) ziyaret ettik ki şehir kendini yeni toparlamıştı. Hatta şehrin çeşitli caddelerinde dükkanların zarar gören camlarını görebiliyorduk.

Yolculuğumuza başlarken imdadımıza yine Ryanair yetişti tabii. Porto’dan Paris’e kısa bir uçuşla vardık ama indiğimiz yer pek Paris değildi sanki?

Meşhur Paris Beauvais Havaalanı

Paris’in ana havaalanı Beauvais değil tabii ki. Şehrin ana havaalanı merkeze 25 km uzaklıkta bulunan Paris-Charles de Gaulle. Biz tabii ki ana havaalanı yerine, merkeze 80 km uzaklıkta bulunan Beauvais’a uçtuk. Ne yapalım yani, Ryanair buna gidiyordu biz de buraya indik. İndik inmesine de kendimizi nerede bulduğumuza şaşırdık kaldık. Eskişehir kırsalı desen inanırlar yani o derece. Biletleri almadan önce araştırmıştık tabii havaalanını. Uçak biletlerini alırken şehre gitmenin tek yolunun (hiç abartmıyorum gerçekten tek yol, şahsi araç ile yolunuza devam edecekseniz başka tabii) shuttle olduğunu öğrendiğimiz için ona da biletimizi aldık. Shuttle için ödediğimiz euro’cuklar uçak biletinden fazlaydı maalesef. Sizin uçağa verecek biraz daha paranız varsa doğru dürüst bir yerde olan ana havaalanına bilet alabilirsiniz. Bir de Paris Orly ve Paris Vatry havaalanları var ki onları hiç anmayalım, tadımız daha fazla kaçmasın.

IMG_20181219_072905

Paris’te Şehir içi Ulaşım

Hazır ulaşımdan konu açılmışken tek ihtiyacınız olan şeyden bahsedelim: 10’lu bilet!

15 euro’ya (19 Aralık 2018 itibarıyla ücret bu şekildeydi en azından) alabileceğiniz bu biletlerle metro, otobüs ve bazı RER tren hatlarını (1. bölge) dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Tabii metro birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi bölgelere ayrılıyor. Paris’in en dış bölgelerinden biri olan 3. bölgeyi bu bileti kullanarak gidemezsiniz. Tabii siz yine de elinizdeki bilet parçasına güvenin. Benim ziyaretimin zamanında bu şekildeydi. Otobüs için herhangi bir mesafe kısıtlaması yok, dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Ancak dikkat etmeniz gereken bir iki ufak nokta var ki halihazırda Avrupa’da toplu taşıma kullandıysanız bunları biliyorsunuzdur zaten. Biletlerinizi yolculuk boyunca üzerinizde bulundurmanız gerekiyor. Biletinizi kontrol etmek isteyen görevliler olabilir. Bu kontrolden geçemezseniz (yanlış bilet, kaçak yolculuk) güzel bir ceza ödeyeceksiniz. Zaten metroda turnikeleri biletsiz geçebileceğinizi çok sanmıyorum.

Paris Metrosu

Hazır metro demişken biraz ayrıntıya girmek istiyorum çünkü aman Allah’ım o ne güzel metro ağıdır ya. Paris’te 16 metro hattı bulunuyor. İstasyonlar o kadar güzel planlanmış ki anlatamam. Neredeyse bütün duraklar bir diğer metroya bağlı. Uzun süre gün yüzü görmeden şehrin bir ucundan diğerine gitmek mümkün. Ayrıca bazı metro istasyonlarından trene aktarma yapmak da mümkün. Daha önce bahsettiğim o biletlerle bu aktarmalar sayesinde yalnızca bir bilet kullanarak uzun bir seyahat gerçekleştirebilirsiniz. Avrupa’da birkaç şehirde metro kullandım ama Paris’teki kadar işlevsel olanını görmedim. Ayrıca sağda solda Paris metrosunu son derece kötü bir koku ve rutubet esir almış diye duymuştum ancak o kadar abartılacak bir durum yok. Benzer durum İstanbul metrosunda da var ne yani 🙂

metro
Paris metrosunun ufak bir kısmı

Demirden Kule

Shuttle ile şehre yaklaşırken Eiffel’i uzaktan görmek iç ısıtan bir durum gerçekten. Gerçi o, otobüste ayağıma sıcak hava üfleyen ısıtma sistemi de olabilir, tam karar veremedim şimdi. Shuttle sizi Gare du Nord’da indiriyor. Üzerimizde tatlı bir yorgunluk olduğu için yakınlarda bulunan bir alışveriş merkezine girip bir soluklanmak istedik. İlginç bir şekilde Avrupa turumuzda kendine sağlam bir yer bulan Starbucks’ı aradı gözlerimiz. 7 kişi geziyoruz ancak herkes kahve almıyordu tabii. Hele grupta bir arkadaş vardı kahve içmeyi sevmeyen, kendisine çok anlam veremedim. Kahve sevmeyen insan mı varmış ya? Neyse, kısaca bu gruptan birisi kahve alıp yarım düzine insanın telefonlarını şarj etmesini, dinlenmesini; bırak dinlenmeyi uyumasını bile sağlıyordu. Ben öyle sabahlar bilirim ki 06.30’da açılan Starbucks sayesinde uykumuzu aldığımız günler olmuştur.

IMG_20181220_143524
Louvre

Kendimizi toparladıktan sonra konaklayacağımız eve yürüdük. Burada yaptığımız bir hatadan bahsetmek lazım. Tam olarak hata değil tabii ama yine de değinmeden geçmeyeyim. Kalabalık olduğumuz için hostel yerine ev kiralayıp konaklama işini ucuza getirmeyi amaçlamıştım ancak aynı paraya denk geliyor aşağı yukarı. Tabii ki ev fikri oldukça hoş ancak evin konumu, banyo paylaşım durumu gibi şeyleri göz ardı etmemek lazım. 7 kişinin sırayla bir banyoda duş sırası beklemesi çok hoş bir durum değil tabii ama güldük eğlendik, orası ayrı.

IMG_20181219_143948
Hücre evi değil, Paris’teki evimiz…

Portekiz’deyken bir arkadaş ‘Paris’e gidin, demir kuleyi falan görürsünüz.’ demişti. İlk önce bir afallamıştım ama Paris’teyken ilk durağımız olan Eiffel Kulesi’ni yakından gördükten sonra ne kadar haklı olduğunu anladım. Mimari açıdan başarılı bir yapı olabilir ama hiçbir büyüsü yok yahu. Gerçekten demirden bir kule. Gerçi beklenti ne olmalı onu da bilmiyorum. Daha önce de dediğim gibi şehrin birçok yerinden Eiffel’i görmek hoş bir olay. Örneğin sabah balkona çıkıp Eiffel ile güne başlama fikri çok klişe ve itici gelebilir ama güzel olurdu. Ha bir de güneş battıktan sonra ışıklarla süslenen Eiffel’in hakkını vermek lazım bak, o epey bir gösterişli duruyor.

IMG_20181220_205537
Demir Kule (ışıklıyken)

 

Montmartre Tepesi

Ne yalan söyleyeyim Paris için gezi planı yapmamıştım. Şuraya gideriz, bak burada şu varmış, aman onu yemeden dönmeyelim gibi heyecanlara kapılmadım. İşte Eiffel’i görürüz, Louvre’a bakarız bir de Notre Dame’ın önünden geçtik mi tamamdır diye düşünmüştüm. Bir de işte onca yürüyüşten sonra harap ve bitap hale geldiğimiz ve yorgunluğumuzu Starbucks’ta attığımız o kısa vakitlerde (kısa dediğime bakmayın, uyuyorduk resmen) şehir hakkında ne öğrensek kar diye düşündük. Gezerken de karar verebilirdik nereye gideceğimizi değil mi? İşte bir arkadaştan gelen Montmartre önerisini de geri çeviremezdik ki Paris’te en çok burayı gezerken keyif aldım.

IMG_5232
Montmartre Sokakları

Efendim burası Paris’in kuzeyinde bulunan ve geçmişten bugüne sanatçıların yaşamak için seçtiği; şehrin geri kalanının normal hayatından biraz daha aykırı bir yaşama sahip diyebileceğimiz bir yerleşim bölgesi. Sanatçıların burada ikamet etmeye devam etmesi dışındaki söylediklerim artık geçerli değil zira bahsettiğim dönem Paris’in aşırı muhafazakâr olduğu dönemler. Tabii şehir merkezinden uzak olduğu için görece daha ucuz olduğu için sanatçıların tercih ettiği bir bölge olmuş. Bu sebepledir ki kendine özgü harika bir havası var buranın.

Metrodan inip yürümeye başladığınızda gözünüze çarpan kubbeli yapıya doğru gitmemek işten bile değil. Bu görkemli yapının adı Sacré-cœur Bazilikası. Diğer Hristiyan ibadethanelerinden biraz farklı olan mimarisi ile bir camiyi andıran bu bazilika ile ilgili yeterli tarihi bilgiye sahip olmamakla birlikte, buraya gelirken yaşadığım bir anıyı sizlerle paylaşmak isterim efendim. Paris’e geldiğinizde sokaklarda hediyelik eşya satan bir sürü zenci (evet zenci ırkçı bir kelime değil) ile karşılaşacaksınız. Aslında çoğu kendi halinde ekmeğinin peşinde ancak bazıları var ki aman aman… Sacré-cœur’a doğru merdivenleri çıkarken turistleri karşılayan bir grup zenci ile karşılaştık. Ben biraz geriden yürüyordum o yüzden olaya sonradan müdahil oldum. Buradaki zenci arkadaşlar önce güzelce sizi selamlıyor, halinizi hatırınızı soruyor. Ne kadar da güzel öyle değil mi? Maalesef değil.

IMG_5216
Sacré-cœur Bazilikası

Onlar hakkında olumlu düşüncelere kapıldığınız andan sonra plastik bir bileklik tutuşturuyorlar size. Hem de öyle ustaca ve hızlı yapıyorlar bu işlemi ki ne olduğunu anlamıyorsunuz bile. Hediyem olsun gibi bir şeyler dedikten sonra bu hediyenin ardından bir şeyler isteneceğini anlıyorsunuz o bakışlardan. ‘Yok istemiyorum çıkarır mısın?’ dedikten sonra sohbetin tonu bir anda değişti, ‘I respect you, you have to respect me!’ tarzında aşırı gerilim yaratan bir cevap alıyorsunuz. Şöyle önüme bir bakış atıp gözüm arkadaşlarımı arıyor. Grubun çoğu bunu atlatmış ancak bir arkadaşımız hariç: Burak. Zencilerin bu tutumundan hızlıca kurtulmak için para vermeyi düşünmüş olacak ki cüzdanına davrandı ama uzattığı 20 euro’nun bozularak üstünün geri kalanına kavuşacağını zannederken maalesef olaylar öyle gelişmedi. Uzun uğraşlar sonucu bileğimdeki şeyi çözdürüp para vermeden aralarından sıyrılıp Burak’a arka çıkmak için yanına gittim. Aralarındaki tartışmanın içeriğini bilmiyordum tabii, ‘Gel gel!’ diye çağırdım onu yanıma. Ancak paranın yalnızca 10 euro’sunu geri alıp yanıma geldi. Ben tabii para verdiğini bilmiyordum, bir kötü oldum. Tartışmayı biraz daha uzatıp paranın geri kalanını da alabilirim diye düşünüyordu ama pek de öyle görünmüyordu. Bir çeşit gaspa uğramıştık ama tam da gasp değil gibiydi. Suratlar hafiften düştü, yola devam edildi.

IMG_20181220_165243
Notre Dame Katedrali (yangından önce)

Tepenin Ressamları

Yaşadığımız bu tatsız durumdan sonra keyiflerin yerine gelmesi kolay görünmüyordu doğal olarak. Ancak değerli vaktimizi somurtarak geçirmenin israf olacağı kanaatinde hemfikir olduktan sonra Place du Tertre Meydanı’na doğru yola koyulduk. Etrafını güzelim binaların çevrelediği meydanın ortasında tuvalleri ile bekleyen ressamlar ve karikatüristler vardı burada. Tabii epey bir eser de satılmayı bekliyordu ressamların önünde. Etraftaki kafe ve restoranlar çok güzel görünüyordu ama cebimizdeki paranın buralarda oturmaya müsaade etmeyeceği gerçeği hafiften yürek burkan cinstendi.

IMG_5229
Place du Tertre Meydanı

Bu sırada ressamlardan biri yanımıza gelip sohbet başlattı ve konuşmayı ‘Harika bir çiftsiniz, sizi çizmeme ne dersiniz?’ gibi bir yere bağladı. Ressam çift olmadığımızı öğrendikten sonra ben ‘Neden hanımefendiyi tek çizmiyorsunuz, çok güzel.’ gibi bir teklifle ressamı arkadaşa musallat etme girişiminde bulunup biraz eğlendim. Montmartre Tepesi neden Caddebostan sahildeki para isteyen çingenelerle dolu çok anlam veremedik tabii.

Biraz uzunca bir yazı olmuş bu sefer, size Paris’ten fotoğraflarla veda ediyorum. Görüşmek üzere.

IMG_20181220_112254
Montmartre’nin güzel hediyelik eşyaları
IMG_20181220_122815
Louvre’un içinden

IMG_20181219_165139IMG_20181219_165417

Gelmişken Gezsek mi?

Geziye çıkmadan önce…

Selam Ben Onur,

Erasmus programı ile Portekiz’e gelmemin en önemli sebeplerinden biri Avrupa’yı rahatça gezebilmekti. Bolca boş zamanı bulunan bir üniversitesi öğrencisi olarak elime böyle bir vize geçmişken (hem de devlet ben gezeyim diye hibe veriyor, inanılmaz!) bunu değerlendirmemek, Erasmus’a başvurup da gitmeye hak kazanamayan çok sevgili genç talebelerin hakkını yemek demek olacaktı. Tabii ben de ne yaptım, ecnebi dostlarımızın Noel tatilini fırsat bilerek yaklaşık 3 haftalık hızlandırılmış bir Avrupa turuna çıktım.

Gezi planı kafamda ufak ufak şekillenmeye başlarken Portekiz’de tanıştığım çok sevgili arkadaşlarıma -üslubum biraz samimiyetsiz mi oldu ne?- geziden yavaş yavaş bahsederek ‘beraber çıkalım ya…’ fikrini aşılıyordum. Tabii ki böyle bir tecrübeyi yalnız başına yaşamak da apayrı bir tat bırakacaktır ama nedense böyle uzun bir yola yalnız başıma çıkmak çok sıcak gelmiyordu.

Burada bir iki ufak tavsiye vereyim hazır sırası gelmişken.

Erasmus_Student_Network_(logo)

Şimdi efendim belki biliyorsunuzdur, Erasmus Student Network diye bir oluşum var. 1989 yılında Hollanda’nın Utrecht şehrinde kurulan bu organizasyonun amacı değişim programlarına katılan öğrencilere her konuda yol göstermek, destek olmak ve sosyal açıdan yeni çevrelerine uyum sağlamaları için çeşitli etkinlikler düzenlemek, kısaca öğrencilerin gönüllü olarak öğrencilere yardım etmesine dayanan bir oluşum.

Her neyse, konudan çok uzaklaşmayalım. Eğer gittiğiniz okulda ESN ofisi varsa ilk işiniz ESN kart almak olsun. Epey bir yerde indirim sağlıyor kendileri.

Ryanair.svg

Ryanair biletlerini 28 gün önceden alırsanız %15 indirim yapıp üstüne 20 kg’lık bagaj hakkı veriyor (8 uçuşa kadar). Bu bagaj hakkı bize adeta ilaç gibi gelmişti çünkü takdir edersiniz ki 3 haftalık bir gezi için ufak bir sırt çantası yeterli olmayacak. Ben Decathlon’da satılan 50 litrelik şu meşhur çantalardan almıştım. Bu çantayı kabine almak istiyorsanız para vermek durumunda kalıyorsunuz, biz de check-in hakkımızı kullanarak aşağı vermiştik.

 

flixbus_logoicon_rgb

Çok işimize gelen bir diğer ESN kartı faydası da Flixbus indirimleriydi. %10-20 indirim kuponları sayesinde az da olsa tasarruf ettik, en azından ettiğimizi düşündük, çünkü çok sevgili Flixbus firması biletlerin fiyatlarını öyle bir belirliyor ki bir gün 10 Euro olan bilet ertesi gün bir bakmışsınız ki 20 Euro’ya kadar fırlamış. O kadar dengesiz bir fiyat politikası var ki aynı bilet 2 gün sonra tekrar eski fiyatı 10 Euro’ya dönebilir. O yüzden günü gününe biletleri takip etmekte fayda var.

Biz gezimizi planlarken bu iki indirimden faydalandık ancak ESN kartın diğer indirimlerine göz atmak isterseniz sizi şöyle alalım.

Avrupa’nın en batısında olduğumuzdan dolayı bu geziye nereden başlayacağımıza oldukça zor karar verdik. Daha öncesinde ufak bir Barcelona gezisi yapmış olduğumuz için İspanya’yı pas geçerek Paris ile başlayalım dedik. Dedik bunu demesine de rotamızı çıkarana kadar kaç kere bir araya gelip kafa patlattık, bunu gözünüzde canlandırabilmeniz için size üzerinde oldukça uzun çalışılmış birkaç plan bırakmak isterim.

Sonraki blog yazılarımda uğradığım duraklarda yaşadığım ilginç anları paylaşacağım. Hoşçakalın!

IMG_20181021_010842

Portekiz Pastaneleri

Portekiz tatlıları ve kahvaltı kültürü

Selam Ben Onur,

Seyahate çıkmadan evvel gidilecek yer ile ilgili türlü türlü araştırmalara girişilir. İşin güzel tarafı bunları araştırıp planlamak oldukça keyifli bir iştir. Nereleri görmeli, nerede konaklanmalı, şehir içi ulaşım imkanları nedir gibi bir dünya soru gelir aklınıza. Bu soruların belki de en güzeli ‘Ne Yemeli?’dir. Ama bu soruya cevap ararken (tabii yeteri kadar zamanınız varsa) tridadvisor gibi uygulamalar kullanmak yerine şehir merkezinden uzak mekanlarda şansınızı denemeniz çok daha isabetli olacaktır. Ben de adeta bir yerli gibi sabah erken saatlerde kahvaltı edebilmek için herhangi bir pastanenin yolunu tuttum.

Öncelikle şunu belirtmem lazım ki Portekiz insanı tatlıya bayılıyor. Pastanedeki ürünlerin neredeyse tamamı şeker-yumurta ikilisinin farklı varyasyonlarından oluşuyor. Tabii ki tatlılarda bu ikisi vazgeçilmez malzemeler ama çok sevgili Portekiz insanı işi biraz farklı boyuta taşımış.

Adsız
Çeşitli yaş pastalar

Neyse, ne diyorduk: Pastane!

Pastanenin konumu tabii ki oldukça etkili bir faktör ama merkezden bu kadar uzak bir yerin tıklım tıklım olmasını beklemiyordum. Havanın da yağmurlu olması nedeniyle dışarıdaki masaları boş bırakmak zorunda kalanlar içeriyi güzelce doldurmuş. Yine de güzel bir yer bulup oturmayı başardım. Ancak oturduğum gibi kalkmak durumunda kaldım çünkü nasıl sipariş vereceğimi bilmiyorum. Pastanedeki çalışanların da İngilizce bilmemeleri nedeniyle pastane ürünlerinin sergilendiği tezgâhın önünde uzun dakikalar geçirdim. O kadar güzel görünüyorlar ki anlatamam, iyisi mi ben buraya bir yere fotoğrafını koyayım.

WhatsApp Image 2018-11-19 at 17.25.59(2)
Güzelim mi güzelim Portekiz tatlıları!

Çeviri kullanarak derdimi az çok anlattıktan sonra yerime geçtim. Siparişler gelene kadar pastanedekileri gözlemlemek bana çok ayrı bir keyif verdi. Tek başına oturup kahvesini yudumlarken bir yandan da gazetesinden gözünü ayıramayan José amcadan tutun da arkadaşlarıyla iki lafın belini kıran Joana teyzeyi görmek muhteşemdi. Tabii ben biraz görmemiş gibi sipariş verdiğim için bir tık beklemek durumunda kaldım ama beklediğime değdi doğrusu. Hali hazırda daha önceden bildiğim tatlardan da sipariş etmiştim ki kötü bir sürpriz ile karşılaşmam durumunda sevgili dostum Pastel de Nata yardımıma koşsun. Madem adı geçti Pastel de Nata’nın, biraz onu inceleyelim.

Pastel de Nata

Yumurta, şeker, süt ve unun muhteşem bir şekilde harmanlanmasıyla oluşan bu tatlıya Portekiz’in kuzeyinde Pastel de Nata denirken güneyinde Pastel de Belém deniyor. Dışarıdan bakıldığında bu ikisinin aynı tatlı olduğu düşünülse de tariflerinin bile farklı olduğunu öğrenmek beni epey şaşırtmıştı.

WhatsApp Image 2018-11-19 at 17.25.59
Pastel de Nata

İlk olarak Lizbon’da yapılan bu tatlının hikayesi de bir hayli ilginç. Rahibeler kıyafetleri kolalamak için yumurta beyazı kullanırlarmış, tabii bu işlemin ardından yumurta sarılarını değerlendirmek için çeşitli tatlılar ortaya çıkmış. Bu tatlılardan biri olan Pastel de Nata da Jerónimos Manastırındaki keşişler tarafından icat edilmiş. Keşişler bu tatlıyı satarak manastıra para toplamanın tatlı bir yolunu bulmuş olsa da 1834 yılında manastırın kapanmasına engel olamamış. Keşişler uzun süre sır gibi sakladıkları tarifi Portekizli bir iş adamı olan Domingos Rafael Alves’e satmak durumunda kalmışlar. Alves daha sonra Pastéis de Belém adıyla Lizbon’da güzel bir pastane açmıştır ki günümüzde de hala hizmet vermektedir burası.

Bu kadar tarih dersi yettiyse diğer tatlılara geçebiliriz.

Guardanapo

Guardanapo adını verdikleri tatlı, peçete anlamına geliyor. Kare şeklindeki yumuşacık kekin üzeri tıpkı Pastel de Nata’nın ortasını dolduran muhallebimsi tatlı ile kaplandıktan sonra peçete gibi ikiye katlanıp servis ediliyor. Kendisini epey bir beğendim.

WhatsApp Image 2018-11-19 at 17.25.59(1)
Guardanapo

Bola de Berlim

Bir sonraki tatlımızın adı Bola de Berlim. Bu tatlını anavatanı Portekiz olmasa da oldukça iyi sahiplenmişler bu tatlıyı. Portekiz’deki tüm pastanelerde kolayca bulabileceğiniz bu tatlı mayalanmış hamurun kızartılıp içine krema doldurulduktan sonra servise hazır hale gelir. Süsleme işi pastaneden pastaneye değişebilir ancak benimki çikolata sosu ile kaplanmıştı.

WhatsApp Image 2018-11-19 at 17.25.58
Bola de Berlim

Ovos Moles

En sona karışık duygular beslediğim Ovos Moles’i bıraktım. Yumuşak yumurtalar anlamına gelen bu tatlının çıkış noktası Portekiz’in Aveiro şehri, yani benim Erasmus’umu yaptığım şehir. Pirinçten yapılan bir kaplama içine şeker ve yumurta sarısının doldurulmasıyla oluşan bu tatlı genellikle deniz kabukları şekli verilerek satılır. Bir yediğimde sevdiğim bir yediğimdeyse nefret ettiğim bu tatlıya son kararı vermek size düşüyor sevgili okuyucular, denemeye değer.

ovos moles
Ovos Moles

Son olarak Portekiz’deki kahvaltı kültürüne de değinmek istiyorum. Portekizliler evlerinde kahvaltı yapmayı pek sevmiyorlar. Neredeyse her köşe başında bulunan pastanelerde tatlının yanına kahveyle kahvaltı öğününü geçirmeyi alışkanlık edinmişler. Artık tembellikten mi dersiniz yoksa kültürlerinin bir parçası mı dersiniz bilemiyorum ama ben Portekiz pastanelerini oldukça sevdim.

Rezalet Bir Hostel Deneyimi

Lisbon’dan Anılar ve Hostel Deneyimi

Selam Ben Onur,

Yaklaşık 3 aydır ortalarda yoktum, yazamadım. Türkiye’deki son hazırlıklar, Portekiz’deki koşturmalar derken bilgisayar başına geçip yazma fırsatı bulamadım. Bu kadar aradan sonra ne yazsam acaba diye düşünürken kronolojik olarak başımdan geçenleri anlatmak yerine, gerçekten anlatmaya değer bir şeyler seçmek doğru olacak sanırım. Sizi Lisbon’dan ufak anlar ve ilk hostel deneyimim ile baş başa bırakıyorum. Keyifli okumalar.

Bu Hafta Sonu Nereye Gitsek?

Hafta boyunca Aveiro’da kalıp derslere katıldıktan sonra eğer hafta sonunu da burada geçirmeye çalışırsanız biraz biraz delirmeye başlıyorsunuz. Yanlış anlamayın, Aveiro’yu gerçekten çok seviyorum. Hatta başka bir vakit Aveiro’yu anlatabilirim. Bu nedenle hafta sonları yakındaki şehirlerden başlayarak sırasıyla Porto ve Coimbra’yı gezdik. Bunlar günübirlik gezilerdi. Haliyle konaklama gibi dertleri düşünmemiz gerekmiyordu. Portekiz’e kadar gelmişken başkenti gezmeden olmazdı değil mi? Lisbon’a varmak için en ucuz seçenek tren olmasa da treni kullanmaya karar vermiştik. Ee tabii Lisbon oldukça büyük bir şehir olduğu için konaklamamız gerekiyordu. Bu şehir için kaç gün yeter diye kafa yorarken 2 gün konaklamayı uygun gördük. İyi kötü bir hostel bulduk, hem de şehir merkezine oldukça yakın, ucuz diyebileceğimiz bir ücrete, daha ne olsun?

WhatsApp Image 2018-10-25 at 23.07.58(1)
Lisbon, Portekiz

Lisbon’a vardığımızda check-in saatimize daha vakit vardı, şehre ilk ayak basmanın verdiği ufak heyecanları üzerimizden attıktan sonra bir pastanede (Portekiz’deki pastane kültürüne bir başka yazıda değineceğim) kahve içip bir şeyler atıştırmaya karar verdik. Bu arada sadece biz mi böyleyiz bilemiyorum ama bir pastaneye oturduğunuzda zaman o kadar çabuk akıyor ki hayret ediyorum. Yol yorgunluğunu üzerimizden atmanın iyi bir yöntemi gerçi, belki ondan olabilir.

WhatsApp Image 2018-10-25 at 23.07.57(1)
Kaşifler Anıtı, Lisbon

Pastanede Makyaj Yapmak

Pastane tuvaletini teker teker üzerimizi değiştirmek için kullandıktan sonra ‘’Güzel, artık kalkıyoruz galiba.’’ diye düşünürken bir baktım ki arkadaşlar makyaj malzemelerini çıkarmaya başlıyor. Bir süre daha burada vakit geçireceğimizi kavradıktan sonra oldukça güzel ve komik bir tabloyla karşılaştım. Fotoğrafı buraya koymak isterdim ancak hayal gücünüzü kullanarak o anı gözler önüne getirmeye çalışmak daha iyi olacak. Pastanenin üst katında köşe koltuklarda oturuyoruz. Bizden başka kimsecikler yok. Üst katta oturduğumuz kısmın arkasında boylu boyunca uzanan devasa bir ayna var. Öyle bir an geliyor ki çantalardan allıklar, maskaralar, göz kalemleri ve rujlar fırlıyor. Koltuklara ters oturulup ayna karşısında dizilmiş üç hanımefendi usulca makyajları üzerinde çalışıyor. Bu büyülü anı hatırlayarak kendilerine sevgilerimi gönderiyorum, iyi ki varlar.

makyaj-urunleri-2
Çeşitli makyaj ürünleri

Güzelce zamanı öldürdükten sonra Lisbon’un önemli tarihi mekanlarından biri olan Castelo de São Jorge’ye doğru yola koyuluyoruz. Lisbon’un en yüksek noktası üzerine kurulan bu kalenin surlarında gezerek şehrin manzarasını hafızasına kaydedebilirsiniz. Bu kadar süslü sözlerle anlattığımı bakmayın, giriş parasına değmedi bence. Gördük geçtik işte.

op_69454_castlesaintgeorgesmall
Castelo de São Jorge

Bu Hostelde Kalmayın!

Sıra geldi güzide hostelimize… Yeni yerleri gezip görmeye gittiğimizde konaklama büyük dert, evet. Biz de olabildiğince az para vererek düzgün bir yerde yatıp kalkmayı amaçlayarak Suave Lisboa Hostel’de yatakları ayırttık. İlk hostel deneyimi için oldukça yanlış bir yermiş oysa ki. 3 katlı ranzalarda yatmak zorunda kalmayı geçiyorum, onun üzerinde durmayacağım. Eşya dolapları yataklarla aynı odada değil mesela. Ne odalarda giyinmek mümkün ne de dolapların bulunduğu odada. Tuvalette giyineyim derken daracık yerde, temizliğinden şüphe ettiğimiz fayanslara değmemek için çeşitli akrobatik hareketler yaparken bulabilirsiniz kendinizi. Yataklarda tahta kurusu da varmış, benim yatağımda yoktu ama bir arkadaşın yatağı tamamen bunlarla kaplıymış. Zaten peşi sıra gelen hafta boyunca abartmıyorum tüm vücudu kırmızı beneklerle kaplıydı. Yine yatak odalarının havalandırması da oldukça kötüydü. Ufacık bir pencereden gelen havaya muhtaç kalmıştık ancak dışarıdan gelen sesler de uyumayı olanaksız kılıyordu.

suave kapı
Yolun sonundaki kapının ardındaki sevgili hostelimiz

Lafı açılmışken hostel’in bulunduğu mahalleden de bahsetmek lazım. Gece belli bir saatten sonra tek başınıza geçmek istemeyeceğiniz sokakların birinde bulunuyor bu hostel. Her bir köşede durmak bilmeyen uyuşturucu trafiği bir yana dursun, bir köşeye pusmuş usul usul esrarını sarmaya çalışan bağımlıları da görebilirsiniz burada. Ayrıca bar demeye bin şahit isteyen mekanların önünde kalabalık zenci grupları ile adeta çetelerin içine düşmüş gibi hissedebilirsiniz. Tabii tüm bunlara rağmen grup halinde geziyor ve hırsızlıklara karşı tetikte olursanız hiçbir şey olay yaşamadan buradan ayrılabilirsiniz.

WhatsApp Image 2018-10-25 at 23.07.57.jpeg
Haklı bir uyarı

Hosteli bu kadar gömdükten sonra tek güzel yanından bahsetmenin zamanı geldi artık. Oldukça ucuz bir konaklama seçeneği olduğu için gezginlerden çok göçmenlerin kaldığı bir yer burası. Fas’tan Portekiz’e iş bulmak için gelen Kerim vardı mesela. 3-4 tane dil öğrenmiş çalıştığı yerlerde. Fas’ta bir işi olmasına rağmen şansını Lisbon’da denemek istemiş. Sonradan haber aldım tabii, memleketine geri dönmüş. Bir de Brezilyalı dostumuz vardı tabii. İngilizce bilmiyordu ama çeviri yardımıyla anlaşıyorduk. Biz hostelin bahçesinde otururken bir arkadaşımız ile yukarıda karşılaşmış. Telefonunu kitlemiş yanlışlıkla, onu açtırmak için yardım istemiş. Bir şekilde sorunu çözmüşler, tabii bizim Brezilyalının kafası oldukça kıyak. Önce arkadaşa çeşitli iltifatlar yağdırmış. Daha sonra bahçeye geldiklerinde içtiği şarabı teşekkür olarak arkadaşa sundu. Bu güzel(!) hediyeyi geri çevirmek durumunda kaldı tabii arkadaşımız ama olsun, güzel anılar kaldı bize bu acayip hostelden.